PDA

Orijinalini görmek için tıklayınız : Pervaneci Artaki Usta (TESK ve Edebiyatçılar Derneği Esnaf Öyküsü 1. Ödülü, 2003.)


spider
12-10-2007, 10:37 AM
Mühendisliğe yeni başladığım yıllardı. Yaz tatilinde tanıştığım, şehirler şehri İstanbul’u çok merak eden Belçika’lı arkadaşım ziyaretime gelmişti. Galata Köprüsü’nün altına oturmuş, Boğaz’a gidecek olan Çingene Vapuru’nun kalkış saatini bekliyorduk. Arkadaşım büyülü şehirde bir dakikasını bile boşa geçirmek istemiyordu.
“Yakınlarda ilginç bir yer biliyorsan, beni oraya götür, nasılsa zamanımız var” dedi.
Çevreme göz gezdirdim. O kadar çok gidilebilecek yer vardı ki... Gözlerim bir Galata Kulesi’ne, bir Yeni Cami’ye gidiyordu. Nedense o anda aklıma Perşembe Pazarı ve Artaki Usta’nın dökümcü dükkânı geldi. UNESCO’da çalışan arkadaşım için, görülecek daha ilginç bir yer olabilir miydi? İstanbul’un göbeğinde, esamesi kalmamış Altın Boynuz Haliç’in tam dibinde, el becerisiyle ve çok eskilere dayanan teknikle çalışan dökümcüleri gösterecektim ona.
“Gel” dedim, “sana öyle güzel bir yer göstereceğim ki, hiç bir zaman unutamayacaksın.”
Ayna gibi parlayan boryağı karışmış pis suların menevişlenerek biriktiği sokaklardan geçerek, tornacılar sokağına geldik. Küçük bir dükkânın önünde durduk. Yarısı dükkânın dışına taşmış, kendi yaptığı kopyalı krank taşlama tezgahıyla bir usta, kaynakla doldurulmuş devasa bir krankı taşlıyor, arkadaşım memleketinde ancak çok büyük işletmelerde görebileceği bu olayı hayretler içinde izliyordu. Yersizlikten ve olanaksızlıktan sokaklara bırakılmış paslı torna tezgah bankoları, çapalar, iri gemi zincirleri, torna talaşı, çöp dolu bidonlar, arada sırada bunların aralarından çıkan kedi, köpek ve içleri akla hayale gelmeyecek yiyeceklerle donatılmış seyyar satıcıların arabaları, tombalacılar, arkadaşımın fotoğraf makinasına misafir oldular. Tornacılar sokağı bitip de köşeyi döndüğümüzde ortalığı yanmış kömürtozuyla karışık eriyik metal kokusu sardı. Dükkânlardan kalıpları taşan pik dökümcüler, sokaklarda ancak bir keçinin yürüyebileceği kadar yer bırakarak her yeri kalıplamışlardı. Sokak yeni dökülmüş asfalt gibi siyah ve duman tütüyordu. Dökülen kalıpların kırmızı ve bir kısmı soğumuş mor yollukağızları bir tülbente sıra sıra işlenmiş oya gibiydiler. Arkadaşım şaşkın şakın bakınırken, çevreden,
“Hop hemşerim dikkat et, işlere basmayın” uyarıları geliyordu.
Birara yanımızdaki hanın üçüncü katından bir ıslık sesi geldi. Yukarı baktık. Belden yukarısı çıplak vücudu kömür tozu ve ise bulaşmış, vücudu terden pırıl pırıl göbekli bir adam sokakdaki arkadaşına seslendi:
“Boş derecen var mı? Maden arttı da...”
Cevap hemen geldi,
“Gönder. Kalıptan bol ne var, zaten benim karaoğlan da şişmişti.”
İki çırak, su yerine eriyik metal taşıyan tulumbacılar misali, hanın üçüncü katına kömürle demir eriten ve sokakta adı karaoğlan olarak anılan kara kupol ocaktan, yetmişbeş kiloluk çatal potayla üç sefer yaptılar. Kalıplar söndürülmüştü! Bu işi yaparlarken, ağızlarında sigara ve alışkanlığın verdiği umursamaz bir tavırla kalıplanmış işlere itina göstererek, tamponlara basıyorlardı. Dökümünü bekleyen boş derecelerin yolluklarına ucu kızarmış cüruf demiri tuttulduğunda önce bir patlama, ardından harlayarak yanan döküm gazı infiale kapılan bir yanardağ ağzı gibi harlıyordu. Bir sihirbaz yaptığı sihirli numaradan sonra aldığı alkışlara nasıl konuşmadan gülücüklerle karşılık veriyorsa, dökümcüler de yüzlerinde, onlara göre basit ama ilk kez gören biri için ilginç gelen bu hareket sonunda birbirlerine gülümseyip, izleyenlerden bihabermişcesine yan gözle makinaya poz veriyorlardı. Bir sinemadaydık sanki. Elektrik kesildi. Jeneratörden yoksun sinamanın perdesindeki sokak karanlıklara büründü. Az sonra ay doğmaya başladı ve ışığının vurduğu perdede bir hayalet parıltısıyla tek ayağı üzerinde duran mendirek kuşları gibi ağaçlar dizilmeye başladı! Hava bir cam şişenin dibi gibi saydamlaştı ve buz kesti. Soğuk havada yapraklarını dökmüş hayalet kuş ağaçların kuru dalları üzerine serpiştirilmiş mor renkli ham ve kırmızı osurukhurmaları göz kırpmaya başladılar. Tan yavaş yavaş ağarmaya başladı. Az sonra sabah oldu ve güneş çıktığında bütün hurmalar kararmıştı. Elektrik geldi ve film kaldığı yerden devam etti. Döküm bitmişti. Herkes birbirine ‘geçmiş olsun’ diledi. Sinema dağıldı. Biraz yürüdükten sonra “Sarı ve Kızıl” dökümcüler sokağına geldik. Artaki Usta’nın dükkânı daha da küçülmüş gibi geldi bana. Eğilmiş, elinde pürmüz, yağlı grafitle boyadığı kalıpları kurutuyordu. Beni görünce güldü ve el sıkışmak için yumruk yaptığı bileğini uzattı. Yumruğunu yakaladım, açtım ve sıkı sıkı tokalaşırken,
“Usta” dedim, “hani elin kiri, işin pisi olmazdı?”
Kırlaşmaya başlamış saçlarının süslediği beyaz yüzü pembeleşerek, “Aferin ulan unutmamışsın” dedi.
Arkadaşımın yabancı olmasını anlamasına karşın, gene de sesi cılızdı. Nereli olduğunu sordu.
“Belçikalı” dediğimde, “sor bakalım. Bu çöplük gibi yer oralarda da var mı?”
Çaylar içildi, konuşuldu, karşılıklı sorular soruldu, komşu dükkânlardan arkadaşlar geldi, geçmişten bahsedildi, eskilerde yapılan komik mesleki hatalar anlatıldı ve bunlara karşılıklı güldük.
Meraklı arkadaşım,
“Ne diyorlar, ne diyorlar?” diye sorarak, konuşmaları kendisine çevirmemi istiyordu.
Dilim döndüğünce açıklamama karşın bu dünya ondan uzak ve farklı olduğundan hiçbir şey anlayamıyor, sadece nezaketen, kahkahalara gülücüklerle meclise katılıyordu. Ne zaman ve nasıl ısmarlandığını anlayamadığımız kebap ve baklava geldi, afiyetle yedikten sonra çaylar içildi. Kalkma zamanımız gelmişti. Herkes dükkânına döndü. Ustayla sarıldık. Giderken,
“Mühendis, bizi sakın unutma” dedi.
Vapurun kıçında Karaköy’den beyaz köpüklerle uzaklaşırken Perşembe Pazarı’na baktım. Üzerine bulutlar çökmüş, Karaköy biraz daha karalara bürünmüştü.

Sanayi sitesinde arabamdan inip, kapısını kilitlerken hatırlayıp hatırlayamayacağını ve hatırlarsa nasıl karşılayacağını düşünürken, üzerimden havalanan bir sürü kuşun kanat çırpmasıyla irkildim. İki katlı dökümhanenin yan bahçesine açılan üst kat kapısının aralığından güvercinler teker teker havalanarak, öğle saatlerinde süren yağmurlu havadan sonra, bulutların arasında yer bulmaya çalışan maviliklere uçtular. Yağmurun ardından, kararlı sıcaklığıyla parlayan gün süpürücüsü güneş ışıklarıyla oynaşıyordu! Güvercinler, mavi zemin üzerinde kar taneleri gibi biraraya geliyor, beyaz bulutların arasında kayboluyorlardı. Ara sıra, seyredenlerden haberdarmış da, onların yüreklerini ağızlarına getirmek istercesine kendilerini bir taş parçası gibi aşağıya bırakıyorlar, yere yaklaştıklarında tekrar göğe doğru tırmanıyorlardı. Kanat gerip süzüldüler. Tekrar tekrar takla attılar. Gözlerim yukarıda, olanları seyrede seyrede dökümhanenin kapısına yaklaştığımda, gökyüzünün çok küçük bir bölümünü ele geçirmiş maviliklere uçarlarken, daha da yukarılara çıkmak ve sonsuzda kaybolmak ister gibiydiler.
Yıllar geçmiş, bir zamanlar İstanbul sanayisinin kalbi olan Perşembe Pazarı yıkılmıştı. Bu, onu mühendis olduktan sonra ikinci arayışımdı. Birbirini hızla kovalayarak geçen seneler hiç yaşanmamışçasına hafızamdan silinmişti. Onunla ilgili geçmişte kalan hatıralarla, tesadüfen öğrendiğim adresinin önüne geldiğimde, demir kapısına tebeşirle çiziktirilmiş “ARTAKİ” yazısını gördüm. Bu yazının, ömrünün elli yılını verdiği Perşembe Pazarı’ndaki küçük dükkânının kapısına çiziktirilmiş olan ismiyle bir farkı vardı. ‘K’ harfi ters yazılmıştı.
Griye boyanmış demir kapının telini çekerek içeri girdim. Yerler ıslaktı. Arkası dönük genç bir adam, yeni yıkadığı arabayı kuruluyordu. Yüzünü döndü. Ben daha sormadan, üzeri kıymetli taşlarla süslenmiş künyeli eliyle merdivenleri işaret ederek,
“Usta yukarıda” dedi.
Dökümhanenin duvarına yaslandırılmış taş merdivenleri ağır ağır çıktım. Arkası dönüktü ve eğilmişti. Güvercinlerin yem ve su kabını sırasıyla eline aldı ve ters çevirerek, tel örgülü küçük kümesin kenarına vurdu. Elini içlerinde gezdirdi. Doldurduktan sonra duraksadı. Doğrulurken iki eli belindeydi. İzlenilme içgüdüsünden olacak yavaşça arkasına döndü. Yaşlanmıştı. Saçları ve birkaç günlük sakalı beyazdı. Pencereden vuran gün ışığı gözlerimi kamaştırıyor, onu tam seçemiyordum. Düzelttiği gözlüğünün üzerinden derin derin baktı. Karşımda, çocukluğumda seyrettiğim, hücresinde kuşlarıyla uğraşan, siyah beyaz çekilmiş “Alcatraz Kuşçusu” filminin en güzel sahnelerinden biri vardı! Yaklaştı ve gözlerini dikerek,
“Mühendis, sen misin?” dedi.
Unutmamıştı. Oysa ben unutmuş, ustanın ikazıyla hatırlamıştım. O, beni hep bu isimle çağırırdı:
“Mühendis...”
Zaman zaman,
“Bu iş mektepte öğrenilmez, bu işin mektebi de, üniversitesi de burası...” diye söylenmesine karşın, elimde kitaplar, akşam derslerini kaçırmamak için dükkândan her çıkışımda gözlerinin içi çakmak çakmak olur,
“Harçlığın var mı?” sorusunu yapıştırırdı.
Eskilerde, çalışmaya âşık olduğu zamanlarda, değil dükkânının önünde oturmak, bir dakika bile boş durmak nedir bilmezdi. Sabahın ilk ayazında, tan ağarmadan, Balat’daki dededen kalma evinden sefertasısıyla çıkar, yürüye yürüye Galata Köprüsü’nü geçip dükkânına gelirdi. Dükkânını her ne olursa olsun kendi açardı. Bir kez çıraklarından birine anahtar verdiğini görmemiştim. Ne zaman ondan önce dükkâna gitmek için alelacele Perşembe Pazarı’na koşsam, kan ter içindeki halimi görüp,
“Bir dükkân sahibinin en büyük ayıbı, işçisini kapı önünde bekletmesidir” derdi.
Buna yüksünmez, güler yüzle her seferinde yinelerdi. O, patlamış perlitle karışık cüruf kokan karanlık küçük dükkân saraylı, potalarda erittiği metal dünyasının da kralıydı. Muhakkak işbaşını giyip çalışırdı. Büyük pervane derecelerini kaldırıp indirmekten kalınlaşmış pazulu kollarını sıvar ve dünya ile ilişkisini keserdi. Bu, onun bir ibadet şekliydi de! Arada bir başını işten kaldırarak, senelerdir çok önemli bir şey arayıp da bulamamış bir insanın mahzun yüz ifadesindeki delici derin bakışlarıyla çevresine yarım bir göz gezdirir, sonra kömür isinin karalığının içinden, ikiz dolunayıyla potalardaki ergimiş metalin kızıllığını arar bulurdu. O an sanki içi boşalır, derin derin nefes alarak tüm yorgunluğunu unuturdu. Gün boyu, belli aralarla, ergimiş metali hayran hayran seyrederdi. Ateş yakmak ve onu koruyarak devamını sağlamak mağarada yaşayanların bile ilk ve en son kutsal görevi değil miydi? Çünkü, ateş gökkubbeden geliyordu! Bir kere çakıp hemen kayboluyordu. Ateş biterse karanlık gelecekti. Ateş, aydınlık ve gündüz demekti ve herşey gündüzde hakimdi. Gece ise korkuların barınağı ve bilinmeyenlerin limanıydı. Onun bağrında yıldızlar çakar ve sonsuzlar konuştuğunda insanlar düşler görürlerdi. Düşler ise öteki dünyaların kapılarıydı...
Her dökümcü gibi bildiklerini kolay elde etmemişti Bu iş için ömrünün yarısını verdiğinden öğrendiklerini saklamayı ve kıskanmayı çok iyi biliyordu. Cesaretli insandı. Cesareti, güçlükle sipariş aldığı bir işi kalıplayarak, metali ergiterek içine akıtmak ve ardından sağlam döküm almaktı. Bu, yaşayarak ve deneye deneye çok pahalıya malolan bir ömrün adanışıydı. Yaşayarak öğrendiği Kaşıkçı Elması değerindeki her yeni bilgi, ne kadar cahil olduğunun ve daha çok çalışması gerektiğinin işareti olup, dibi gözükmeyen, sonuna varılamayan ve insanı fazlasıyla bağrına çeken dibsiz bir kuyuydu. Bir dökümcü ustası için kalıplamada en önemli yer yolluktur. Çünkü, ergitilmiş metal oradan kalıbın içine girecektir. Bir insanın beslenmesi için ağzının önemi ne kadar büyükse, kalıp için de yolluğu öyledir.
Bir gün döküm sonunda gözü yaşlı, sakat çıkmış büyük bir uskurun başındaydı. Uzun geçen sessizlikten sonra,
“Usta” dedim.
“Bir şey söyleyeceğim ama kızmayacaksın.” Ses çıkarmadı.
“Bir dahaki sefere kazboynu yolluk verelim. Alttan girelim. Metal çabuk girer, dereceyi tavlamaz, böylelikle de metale kum düşmez.”
“Nereden biliyorsun?” dedi.
“Yabancı bir kitapta çizimi var. Avrupa’da öyle döküyorlarmış.”
Bütün hıncını benden aldı. Demediğini bırakmadı. Hiçbir şey söylemedim. Hatırladığım,
“Kondosa (Boyu küçük, bodur adam) bak, adam olmuş da bize iş öğretiyor” dediğiydi.
Uskur oksijen ile tavlanarak, bin bir güçlükle kırıldı ve eritilmek için ocağa yerleştirildi. Aynı işi kalıplıyordu. Yolluğunu nasıl açacağını merakla izliyordum. Bu işi öğle paydosuna bırakmıştı. Aç kalma pahasına tabldota gitmedim. Yan gözle beni takip ediyordu. Yanına her yaklaştığımda bir iş bahane etti. En son olarak, ispatisini (bir tarafı kaşık, diğer tarafı mala küçük dökümcü el aracı) dizinin altına sakladı,
“Mühendis, ispatiyi bulamıyorum, arka tarafa bir bakıver” dedi.
“Peki usta” deyip arka tarafta geçip onu izledim.
Yolluğu kazboynu açtı ve dereceyi hemen kapattı.
“Bulamadım!” diye yanına gittiğimde,
“Kıç cebimdeymiş” dedi.
Ertesi gün, her zaman olduğundan daha da erken gelerek işi bozmuş ve sağlam çıkan uskurun yolluk ile bağlantı yerini çoktan kesip taşlamıştı. O gün, Ne Artaki Usta ne de dükkânda çalışanlardan biri ustayla dökümün sağlam çıktığı konusunda konuşmadı.
Metal eriten bir insan için bilinmezlik bir girdaptı. Onun, sakat çıkan bir dökümün sonunda hüngür hüngür ağlayıp kömür tozuna bulaşmış ellerini yukarıya kaldırıp,
“Ne olur, ey bizi ve yeryüzünü yaratan Tanrım... Metali dökerken beni kalıbın içine sok. Sok ki, metal beni de eritsin, içine alsın, onunla kaynaşayım ve orada neler olup bittiğini göreyim. Ve göreyim ki, bir daha aynı hatayı yapmadan dökümlerimi sağlam alayım” diyerek dua ettiğini çok kere görmüştüm.
Kalıplama bittikten sonra, derece özenle kapatılıyor ve metal bin bir güçlükle eritilerek içine akıtılıyor. Bu kabaca böyleydi ama metal kalıbın içine girdikten sonra katılaşırken orada neler oluyordu? Ergimiş metal nasıl katılaşıyordu? Ona göre metalin içinde dostunu düşmanını bilmeyen bir çok ordu vardı ve bu ordular, dur durak tanımadan kıyasıya birbirleriyle savaşıyorlardı. Temiz bir alan ve huzurlu bir ortam yaratmak için onları orada uzlaştırmak gerekiyordu. Birbirlerine düşman ordular uzlaştıklarında onları barındıran eriyik metal sakin ve yarı uyur durumda kendine gelerek kalıbın içinde katılaşıyor, bozulduğunda ortaya sağlam bir döküm çıkıyordu. Eriyik metal katılaşırken birbirleriyle çarpışan ordular, dökümdeki dengelerdi. Yeryüzüne düştüğünden bu yana insanın doğasında yer alan ve hiçbir evresinde de yok olmayacak lavın varlığı, çocukluğunda başladığından bu yana hep aklındaydı. İnsanın doğası ergitmek isterdi, ergitici ise ateşi kucaklamak. Bu istek en içine kapanık insanda bile var olan bilinmezliğin verdiği hüzünden başka bir şey değildi. Bilinmezliğin verdiği hüzün, ateşle uğraşan insanı bilir, onun içini dışa vurur ve onu anlatırdı. Tanıdığı dökümcülerin neredeyse yarısı aşırı dinine bağlı, yarısı da içkici ve tanrıtanımazdı. Döküm bozulmadan önce, dinine bağlı olanlar dua eder, diğerleri ise bir şişe içki açıp beklerdi. Artaki Usta, içkici ve tanrıtanımazlara hep üzülürdü!
Siperliğinin kenarı yağlı grafitli elle tutula tutula kirlenmiş kasketini çıkardı. Kasket saçlarında iz yapmıştı. Sonra tekrar başına oturttu. Elini yavaşça omuzuma götürdü.
“Gel bakalım. Neler yapıyorsun? Ne kadar zaman geçti aradan?.. Anlat bakalım” dedi.
Plastik, beyaz rengi kararmış hafif sandalyeleri altımıza çektik. Aşağıya seslenerek, iki bardak çay söyledi.
“Ben” dedim, “büyük bir fabrikanın işletme müdürlüğünü yapıyorum.”
Meraklı gözlerle,
“Büyük mü, çok mu büyük?” diye sordu.
Heyecanlanmıştı.
“Evet usta “dedim, “hem de çok büyük. Aklın hafsalan alamayacak kadar büyük.”
“El kalıbı var mı?”
“Yok” dedim, “radyatör, küvet, soba yapıyoruz. Her şey otomatik, bilgisayara bağlı. Onbir saniyede bir kalıp dökülüyor.”
“Vay, vay, vay!” dedi.
Gözleri bir yerlere dalıp giderken, geçmişte ağzından düşürmediği,
“Peseftikos kosmos!” (Yalancı dünya) demeyi ihmal etmedi. Çocukluğunda aç susuz haftalık almadan nasıl çalıştığını, yorgun düştüğü her dökümün sonunda anlatırken uzaklara dalardı. Bir kez bile haftalıklarımızı geciktirmemişti. Cumartesi sabahı, bir gece öncesi akşamleyin evinde hazırladığı alacak listesiyle dükkândan çıkar, paydos olmadan dönerdi. Her cumartesi akşamüstü dökümhanenin kapısından tok sesle çektiği bir merhabayla –ki bu, onun dolu döndüğünün ve ‘merak etmeyin!’in duyurusuydu- kolunun altındaki bir kutu baklavayla girerken, yüzü her zamanki gibi gülümserdi. Hafta sonları baklava yenilir ve ardından bir kenara alınmış ramat cürufunun üzerinde demlenmiş çay içilerek paydos edilirdi.
“Perşembe Pazarı yıkıldıktan sonra buralara taşındık. Bir sitede oturuyorum. Taşınmadan önce Köroğlu öldü de rezilliğimizi görmedi. Balat’daki evi sattım. Her şeyim, hatıralarım orada kaldı. Perşembe Pazarı’na değil gitmek, önünden geçmediğim seneler çok oldu. Bir insan yeni bir yere taşınırsa, eskisine zor dönermiş meğer. Bunu da bu yaştan sonra öğrenmiş olduk. Eski işler de kalmadı. Nerede o eski günler? Gördüğün gibi güvercinlerim var. Onlarla vaktimi geçiriyorum. Oğlan zaten kendi havasında. Bir kuyumculuktur tutturmuş gidiyor. Gözü dükkânda. Satmamı istiyor” diyerek, başıyla aşağıyı işaret etti:
“Varsa yoksa araba ve altın takı.”
“Hayret” dedim.
“Ne kadar da büyümüş?”
“Eşek kadar oldu kondos. E, zaman durmuyor, akıp geçiyor. Öyle bir geçiyor ki, arkasına bile bakmıyor...”
“İkinizden başka kimse yok galiba dükkânda?” diye sorduğumda, derin bir iç geçirerek,
“Eskiden çocuklarını elleriyle getirirlerdi babalar sanat öğrensin diye. Babam beni sanata getirdiği zaman ‘eti senin kemiği benim’ demişti. Ustamın karşısında hazırolda dururduk. Şimdikiler ustalarının karşısında edep yerlerini karıştırıyorlar. Gelenlerin ilk sordukları kaç lira haftalık vereceksin oluyor. Bir saat sonra da bu iş çok kirli, ben çalışmam diyerek kaçıyorlar. Artık herkes çalışmadan para kazanmak istiyor. Eskiden millet kızını dökümcüye, tornacıya vermek için can atardı. Artık imamın kayığına binsem, yerimi dolduracak insan yok!”
“Üzülme usta, bak kapıda yine ARTAKİ yazıyor” dedim.
“Yazıyor ama bu sefer ‘K’ sı ters. Gerçek kondosun kendimin olduğunu artık anladım. Evet gerçek kondos benmişim de haberim yokmuş. Buraya taşınınca anladım.”
Usta, belki de son azizliğini ‘K’ harfini ters yaparak kendine yapmıştı.
“Çöplüktü, möplüktü ama iş vardı. Paraya para demezdik. İşlerin hep böyle tatlı gideceğini sandık. Çocuklarımızı bile işin okuluna göndermedik. Okuma-yazma öğrendiklerinde hemen yanımıza aldık. İnsan gücü lazımdı bize, beyin değil. Sana okuyor diye ne kadar gizli gizli gıpta etsem de yine de içimden, ‘beyin sakatatçıda da var, gerekirse gider alırım’ deyip, için için gülerdim. Para, nasıl olsa geliyordu ya... Geliyordu kardeşim para bok gibi...” Son cümlesi ağzından çok yavaş çıktı.
“Her akşam yattığımda huzurlu uyuyorum. Boşver şimdi paramız olmasın. Ustam yetmiş yaşında öldü. Namuslu adamdı. Biz dürüstlük ve iş terbiyesi gördük ondan. Artık benim bu şartlar altında dükkâncılık yapmamam lazım ya. Bir ömür geçti, sıfıra sıfır, elde var sıfır. Dayanacağım ve ne olursa olsun satmayacağım dükkânı.”
Ardından tane tane konuşarak devam etti:
“Biz ustalarımızdan çektik ya, çocuklarımızın da çekmesini istedik. Ne kadar büyük hata yapmışız. Kendimizi biliyor sandık. Bir dökümcü değil dökmeciymişiz! Şimdi düşünüyorum da, o zamanlar her kalıp yapan kendini bu işin şahı zannediyormuş. Cezvede kahve kaynatıp fincana dökmek kadar basit gördük bu mesleği.”

Perşembe Pazarı’ndaki dükkanının duvarları ahşap pervane modelleriyle doluydu. Gelen müşteriye, teknesinin boyunu, enini sorar, içindeki motorun beygir gücünü öğrendikten sonra, modellerden birini seçerek alır ve elini cetvel olarak kullanırdı. Önce nasırlı ve kalın parmaklarını açarak, model pervanenin kanatları arasındaki mesafeyi ölçer, ardından gözlerini kapatarak parmaklarını huşuyla üzerinde gezdirirdi. O anda ustanın neler hissettiğini pek anlamasam da, parmakları ile pervane arasındaki meşum aşk hareketinin kanat hatvelerinin eğimini anlamak için yaptığını sanırdım. İlk model, bu kalite kontrol hareketinden sonra muhakkak beğenilmez, yerine asılır ve yenisi denenirdi. Böyle birkaç denemeden sonra birinde karar kılan usta, pervaneyi kanat ucundan müşteriye havada döndürerek öyle bir uçurturdu ki müşteri onu yakalamakta zorluk çekerdi. Geri dönmez bumerangı her fırlatışından sonra,
“Senin teknenin pervanesi işte bu” der, gevrek gevrek gülerdi. Ondaki ölçü; el terazi göz nizamdı!
En son alınan dökümden sonra sıcak ocağın kenarına konan iki tane gaz tenekesinde su ısıtılır, usta eline ve ayağına suyu değdirmeden, kimse yıkanmaz, beklenir, ardından en son dükkândan çıkılırdı. Diğer dükkâncıların, en küçük çırağa el ve ayaklarına su döktürmelerine karşın, o yüzyıllardır süren bu geleneğe,
“Dükkân sahibi olmak, her şeye mutlak olmak değildir!” diyerek, karşı gelirdi. O, usta bir öğretmendi.
Usta sürekli anlatıyor, ben dinliyor, bir yerlere dalıp dalıp çıkıyordum. Sitede ne kadar kaldığımı hatırlamıyorum. Kalkmam gerektiğini belirttiğimde hiçbir şey söylemedi.
“İşlerin çok değil mi?” diye sordu.
Başımı salladım. Merdivenlerden inemeyeceğini, onları sadece işe gelirken ve giderken kullandığını söyledi.
Ardından,
“Yaşlılık mühendis, yaşlılık... hükümetin beni artık müzeye koyması ve insanımızın da eskisi gibi sanatı sevmesi gerekir” diye ekledi.
Aşağı kata indiğimde yer ıslaklığını koruyordu. Ortalıkta ne araba, ne de evlatlığı vardı. Havayı kokladım, Perşembe Pazarı’ndaki dökümhane gibi değildi. Dışarıya çıktım. Kapıyı sessizce kapadım.
Hava yine kapatmıştı. Yüzüme iri bir yağmur tanesi düştü. Gökyüzüne baktım. Giderek artan kara bulutların arasında bir tek güvercin bile yoktu.


Vecdi Çıracıoğlu