spider
12-10-2007, 10:43 AM
MAYIS HİKÂYELERİ
Tanrılar tanrısı Zeus’un karısı Hera, sayısız kahramanlarından biri olan İo’yu kıskançlıkla düveye çevirdi, üstüne bir de sığırsineği saldı. Zavallı İo, sinekten kurtulmak için deli gibi koşarken boynuzlarıyla yardığı geçide Karadeniz suyu doldu. Bu boğaza Bosporos: “İnek Geçidi” adı verildi.
İstanbul Boğazı, her mayıs ayının ortasında erguvanlarla süslenerek, bağrından bu güne kadar bir kez geçerek ismini veren İo’sunu böğrüne yapışmış sığırsineği ile bekler. Sonra, gelinliğini nasıl sessiz sedasız hazırlayıp giyinmişse, öylesine çıkartarak bir sonraki mayıs ayını beklemeye koyulur. Erguvanlar çabuk açar ve aynı çabuklukla kaybolur.
Eskilerde, mayıs ayı geldiğinde, bülbüller, Boğaz’ın her iki yakasında, sabah ezanından önce ötme yarışına girerlerdi. Bir gün önce Rumeli yakasındaki bülbüller bu şakıma yarışına başlamışlarsa, ertesi gün, kesinlikle önce Anadolu yakasından ilk şakıma duyulur ve ardından karşılığı hemen gelirdi.
Kanlıca ve Kandilli bülbüllerinin birlikte şakımalarına, Aşiyan Mezarlığı’nın bülbüllerinin karşılık vermesiyle başlayan bu gazel, haziran ayının ortalarına, Necipbağ Korusu’nda bulunan dutların olgunlaşmasına kadar sürerdi. Dutlar silkelenir ve şakımalar da yavaş yavaş kesilirdi. “Belki de bülbüller bu dutları yemiş, ‘susu’ya çekilmişlerdir” diye, hep düşünmüşümdür!.. Şimdilerde, cılız bir bülbül sesi duysam, çok uzaklarda olmayan ‘eski’ler aklıma geliyor.
Mayıs ayı, birçok balığın Karadeniz’e göç ettiği aydır. Çaça, gümüş, aterina, çamuka, kefal, istavrit, kıraça, zargana sürülerinden önce bunların tohumları kıyıda zigzaglar yaparak hareketlenir. Boğaz’ın sert ve acımasız kanal ve kıyı akıntılarına karşı inanılmaz bir enerji harcayarak, kıyıları yalarcasına yol alırlar. Bir süre bunları tekir, çinekop sürüleri takip eder ve bu kavolamaca haziran ayının ortasına kadar sürer.
Bu olay, balıkların Karadeniz’e çıkışıdır ve balıkçılar arasında ‘anavaşya’ diye adlandırılır. Göçün en nazlı sürüsü izmaritler gün ağarırken, ancak şehir hatları vapurları seferlere başlarken vakte kadar yakalanabilirler ve sonrasında oltaya gelmezler. Bu halleriyle, kasaba düğün salonlarında, teneke orkestra eşliğinde, utangaç bir edayla kollarını bile kaldırmadan, ortada bir dönerek kaybolan taze gelinler gibidirler.
Eylül ayında ise göç tersine, Karadeniz’den Marmara’ya doğru olur. Çeşitli planktonlarla beslenen, yağlanarak irileşen balıklar sürüler halinde Boğaz’dan aşağıya inerler. Başı çeken palamutların ardından, lüfer ve sülalesinin boy gösterdiği bu göçe balıkçılar ‘katavaşya’ derdi.
Katavaşya istavritleri, ‘cürüm’ yaparak denizin üzerinde kabarır ve yeşil-mavi denizi gri bir tona dönüştürürlerdi. Yüzbinlerce balık, sanki arkalarından gelen bir canavardan kurtulmak istercesine, karaya çıkmak için can atardı. Bir tek kuyrukları denizin içinde gövdeleri dışarıda dalgalanarak kabardıklarında kıyı kahvelerinden:
“Cürüm var!.. Sürüyor!..” narası duyulurdu.
Çaylar yarım kalır, kağıtlar yeşil çuhaların üzerine atılarak takımlar kapılır ve kıyıda dirsek temasıyla herkes oltasını –fazla değil, hemen önüne- salardı.
Kanalın sıcak dip suyunda mayışmış kofanalar, akyalar, laryalar, sivriler, zindandelenler, istavritleri kıyıya öyle bir sıkıştırırlardı ki, salınan ağır zokalı yemler ve civa ile parlatılmış sıyırtmalar kabaran balıklardan denize, büyük balıklara zorlukla inerdi. O anda, kıyıdan arabalarla geçen otobüslerle işlerinden dönenler, dünyanın en büyük akvaryumunu görme şansına sahiptiler. Mumlu ve gamı alınmamış misinayla avlanmaya gelen acemiler, oltaları karıştırdıkları gibi, kösele ayakkabılarıyla yanlarında oltasını açmış diğerlerinin misinasına basarak zedeler ve ikinci atışta kopan oltalar yüzünden ‘hır’ çıkardı.
Yeni bir takım yapmak için zaman yok. Sonuncusunu yirmiüç sene önce yaşadığımız cürümler, en fazla on dakika sürerdi. Artık, ne anavaşyalar ne katavaşyalar ne de cürümler var.
Her mayıs ayı geldiğinde kıyı avcılığı dışında, Boğaz’da bir de büyük balık avcılığı vardı ki, Baltalimanı ve Beykoz’a kurulan orkinos ve kılıçbalığı dalyanlarının dışında kocaman zokalara, ‘canavar’ hangi balığın yolundaysa onun yemi takılarak, sandallarla peşine düşülürdü. Önce oynağı gözlenir, ufukta bir kıpırtı görüldüğünde,
“Çöz ipi…” diye bağrılırdı.
Saatlerce, denizin ufuk çizgisini seyretmek nihayet semeresini verir, bedeni üç metre çelik telli kocaman zokaya küçük bir istavrit –eğer canavar onun yolundaysa- takılır ve şövalyeler dolusu diğer istavritler teker teker sandalın kıçından atılarak yemlenirdi. Sonra inanılmaz bir hızla akan istifli kalın misinanın denizin diplerine akışı, akışın duruşu ve kalamasının alınmasıyla tekrar dibe akışın başlaması… Birlikte yapılan uzun Boğaz ve Marmara gezisi nihayetinde kaçınılmaz son gelir: Paslanmaz çelikten yapılmış zıpkının metalık tadı… Yediği zokadan sonra, sandalın kenarına yanlayan takadı kalmamış orkinos, zıpkının soğuk, keskin, gri tokluğunu ciğerlerinde duyarak teslimiyeti özler. İşte o anda tiz bir ses duyulur. Zıpkını yiyen orkinos ağlar… O, dökeceği kanı, dünyası olan denize akıtacağı için ağlamaz. Uçsuz buçaksız denizde artık özgürce dolaşamayacağı için ağlar…
Aklıma takılan şu: Acaba bir avcı, zıpkını vurmadan önce, teknesinin yanına kadar çektiği orkinos veya kılıçbalığının gözlerine bakmış mıdır hiç? Eğer dikkat kesilsydi, hayvanat bahçesinde kafese tıkılmış bir alageyiğin, artık ucuz pavyonlarda çalışan düşmüş bir yıldızın, bankomat kabinlerinde sabahlayan bir tinerci çocuğun gözlerini de görürdü. Ve bu gözlerden süzülen yaşları da… Onların gözyaşları öyledir ki, tuzlu suda ‘turnusol kâğıdı’ gibi anında fark edilir ve denizin derinliklerine civa parçacıkları gibi yuvarlanarak yok olur. Bunları görmek için artık çaba sarf etmek yersiz. Çünkü, ne orkinoslar var, ne de kılıçbalıkları…
Sisten burnumuzun ucunu bile göremediğimiz mayıs sabahları… Sadece rüzgârı ve denizlerin geliş yönünü kerteriz alarak köyümüze eli boş döndüğümüz uykusuz sabahlar… Yattığımız yeri dahi bilmediğimiz, bir yere kıvrıldığımızda hâlâ denizdeymiş gibi sızana kadar kara sallanmalarımız… Sabaha kadar düşümüzde yakaladığımız büyük balıklar da yok artık. Sabah erkenden kalkıp, buhar tüten denizden algarna ile midye çıkartmalarımız ve bunları akşama kadar yakalayacağımız gelincikbalıkları için saatlerce ikiye ayırışımız… Akşam çöktüğünde, ellişerden üç voli sepeti, sandalımızın baş ve kıç üstüne istifler, sabaha kadar tüm Boğaz’ı gelinciğe rastlayana kadar dolaşırdık. Bir yere gelir ve iki tane ökse sepeti kanala ‘apiko’ yapar, biraz beklerdik. Sepetleri çekip, içindeki gelincikler trampet gibi çalmaya başladığında karanlıkta gözlerimiz ışıldardı. Hemen, içi zaten yemli iki voliyi indirir ve bunu böyle balık kesinceye kadar sürdürürdük. Balık kestiğinde, haydi başka yalının dibine ve apiko…
Mayıs ayının yeni ısınmakta olan akşamlarından gün ışımasına kadar süren, bu sepetle gelincikbalığı taraması; gündüzleri yem hazırlamakla, tam bir hafta boyunca sürerdi. Geniş ve büyük deniz içi livarlarında biriktirilen gelincikleri, perşembeyi cumaya bağlayan gece de tutar, cuma sabahı gün ışıldarken balık pazarına mezata götürürdük. Ölmüşleri, büyük livardan teknenin livarına aktarılırken ayıklanan gelinciklerin üzerini buz kalıplarıyla kapladığımızda, rengi koyukahverengi olan ve yıllardır değişime uğramamış olan bu garip balık, pembeye dönüşürdü.
Mezatta, çok merak etmeme karşın, mezatçının nasıl bir hareketle balığı sattığını hiçbir zaman anlayamazdım. Mezatçı, bizim bir haftada bin bir güçlükle yakaladığımız gelincikleri en fazla yarım saatte satardı. Çabuk satması gerekirdi ki, öğlende ekşi erikle pilakisi yapılacak olan gelincik, Yahudilerin hafta sonu masalarını süslesin. Bir tek Boğaz’da bulunan ve gayrimüslümler tarafından yenilen gelincik de artık ortalarda yok. Zaten günümüzde sazdan sepet ören de kalmadı ki… Mezat sonunda alınan para, bir haftalık masraf çıktıktan sonra dağıtılırdı. Bu ‘pay’dı ve bu şekilde ‘üleş’, bir tek Çoşkun Reis tarafından eşit dağıtılırdı. İster o gün balığa çık, ister elli yıl bu işi yap. Parayı verirken,
“İnsanlar bir tek denizin üzerinde eşittir” derdi.
“Bu sosyal tesiste; yok tekne payı imiş, yok küpeşte payı imiş, yok kuran kursu payı imiş, yok bok püsürmüş… Yok kardeşim yok…” der ve bir sigara yakarak derin derin içine dumanı çekip, denizin tuzundan ve sintinenin yağından buruşmuş elinin tersiyle nemli burnunu silerken, deniz mavisi gözleriyle uzaklara dalardı.
Her hafta sonu, teknenin başucunda, mayıs iyodunu içime sindire sindire uyuyarak, Rumelihisarı’na dönerdim.
Yine bir mayıs sabahıydı. Hava yeni aydınlanmış, akşamdan hazırladığımız tohum midye yemlerle izmarit yakalamak için Kanlıca önüne gidecektik. Koltuk ipini çözmüş, kıyıdan yeni ayrılmıştık ki, az ileride yüzen bir top gördüm. Dümendeki Çoşkun Reis’e, denizde bir topun yüzdüğünü, bir tur atarsa, kepçeyle onu alabileceğimi söyledim. Akşamdan kalma lanet reisim,
“O top değil” dedi.
Az uzaklaşmış topa tekrar baktığımda, bıyıklarının ve gözlerinin olduğunu fark ederek, “Fok!” diye bağırdım.
Reis kıs kıs gülerken fok,
“Haydi bana eyvallah” dercesine iri süzmeli gözleriyle bakıyordu.
Bir kere daldı, çıktı ve gitti. Sabahın köründe onu bizden başka gören var mıydı ve bir daha gören olacak mıydı? Reis,
“Merak etme, balıkta sana onları anlatırım” dedi.
“Boğaz’da her iskelenin altında bir fok balığı ailesi yaşardı. Ben onlara yetiştim. Çocuktum. Onlar, iskelesi olan Boğaz köylerinin maskotu gibiydiler. Herkes tarafından sevilirlerdi. En çok da çocuklar onları seyretmeye doyamazdı. Foklar iskelenin altında devamlı avlanırlardı. Çünkü, iskelenin altı gölgelik olduğundan en çok balık oraya yanlardı. O zamanlar zaten balık bol. Hayvan avlanırken arada bir iskelenin altındaki demirlere sıkışırdı. Burada hiç kimseyle geçinemiyen boktan bir adam vardı. İşte, bu sıkışmalardan birinde, bu falyonos balıkçı elindeki kakıçla sıkışan hayvanın başına vurarak öldürmeye kalkıştı. Birkaç darbe vurduğunda çevreden insanlar koşuştular ve adamın elinden ucu kancalı kakıçı aldılar. Herif, ağların yırtılmasının sebebini ona bağlıyor ve bundan ötürü ölmesi gerektiğini söylüyordu. Esasında herif inatçıydı ve keçilikte, öleceğini bilse gene aynı ilişkenin üzerine ağlarını bırakırdı. Neyse lafı uzatmayalım, elinden kakıç alındı ve evine süklüm püklüm yollandı. Balıkçılıkla uğraşan Ermeni bir çocuk vardı. Adını şimdi hatırlayamayacağım. Soyundu ve dalarak foku sıkıştığı yerden kurtardı.
Küçük çocuk gözlerimle olayları merakla takip ediyordum. Bir gün sonra fokun başına kakıçla vurarak öldürmek isteyen reis, gelincik sepetlerini toplamaktan erken döndü. Hiçbir şey söylemeden evine çıkarken, kıyıdakiler, en az otuz metreye bırakılmış sepetlerin tamamının paramparça oluş nedeni için ahkâm kesiyorlardı. Beden ipi kopmamış sepetlerin parçalanması, tabii ki ilişken yüzünden olamazdı. Bunun sebebini sepetlerin sahibi çok iyi biliyordu.
Sabah olduğunda sahile erkenden inen balıkçılar, Ermeni çocuğun deniz kenarındaki feleklerin üzerine çekili sandalının içinde yeni bırakılmış, eşkina, istranguloz, karagöz, mercan gibi bir yığın balık buldular. Ben bunları gözlerimle gördüm ve yaşadım.
Fok ailesi, bir süre daha iskelenin altında kaldı. Zaman geçtikçe, köye yabancılar taşınmaya başladı. Hayvanları rahatsız ettiler. Foklar, bir süre kalenin yanındaki eski yalıların temellerinden doğal havuz olan sığlıklarda yaşadı ve sonunda göç etti. Sözleşmiş gibi, bütün boğaz iskelelerinin altındaki fok aileleri sıra kadem bastı. Bu anlattıklarım çok eskilerde değil altmışlı yılların sonlarında…”
İo, boynuzlarıyla Boğaz’ı yaratırken herhalde balıkları da getirmişti peşisıra. Yoksa, bir daha geçip hepsini götürdü de, biz mi göremedik altmışlı yılların sonlarında?
Vecdi Çıracıoğlu
Tanrılar tanrısı Zeus’un karısı Hera, sayısız kahramanlarından biri olan İo’yu kıskançlıkla düveye çevirdi, üstüne bir de sığırsineği saldı. Zavallı İo, sinekten kurtulmak için deli gibi koşarken boynuzlarıyla yardığı geçide Karadeniz suyu doldu. Bu boğaza Bosporos: “İnek Geçidi” adı verildi.
İstanbul Boğazı, her mayıs ayının ortasında erguvanlarla süslenerek, bağrından bu güne kadar bir kez geçerek ismini veren İo’sunu böğrüne yapışmış sığırsineği ile bekler. Sonra, gelinliğini nasıl sessiz sedasız hazırlayıp giyinmişse, öylesine çıkartarak bir sonraki mayıs ayını beklemeye koyulur. Erguvanlar çabuk açar ve aynı çabuklukla kaybolur.
Eskilerde, mayıs ayı geldiğinde, bülbüller, Boğaz’ın her iki yakasında, sabah ezanından önce ötme yarışına girerlerdi. Bir gün önce Rumeli yakasındaki bülbüller bu şakıma yarışına başlamışlarsa, ertesi gün, kesinlikle önce Anadolu yakasından ilk şakıma duyulur ve ardından karşılığı hemen gelirdi.
Kanlıca ve Kandilli bülbüllerinin birlikte şakımalarına, Aşiyan Mezarlığı’nın bülbüllerinin karşılık vermesiyle başlayan bu gazel, haziran ayının ortalarına, Necipbağ Korusu’nda bulunan dutların olgunlaşmasına kadar sürerdi. Dutlar silkelenir ve şakımalar da yavaş yavaş kesilirdi. “Belki de bülbüller bu dutları yemiş, ‘susu’ya çekilmişlerdir” diye, hep düşünmüşümdür!.. Şimdilerde, cılız bir bülbül sesi duysam, çok uzaklarda olmayan ‘eski’ler aklıma geliyor.
Mayıs ayı, birçok balığın Karadeniz’e göç ettiği aydır. Çaça, gümüş, aterina, çamuka, kefal, istavrit, kıraça, zargana sürülerinden önce bunların tohumları kıyıda zigzaglar yaparak hareketlenir. Boğaz’ın sert ve acımasız kanal ve kıyı akıntılarına karşı inanılmaz bir enerji harcayarak, kıyıları yalarcasına yol alırlar. Bir süre bunları tekir, çinekop sürüleri takip eder ve bu kavolamaca haziran ayının ortasına kadar sürer.
Bu olay, balıkların Karadeniz’e çıkışıdır ve balıkçılar arasında ‘anavaşya’ diye adlandırılır. Göçün en nazlı sürüsü izmaritler gün ağarırken, ancak şehir hatları vapurları seferlere başlarken vakte kadar yakalanabilirler ve sonrasında oltaya gelmezler. Bu halleriyle, kasaba düğün salonlarında, teneke orkestra eşliğinde, utangaç bir edayla kollarını bile kaldırmadan, ortada bir dönerek kaybolan taze gelinler gibidirler.
Eylül ayında ise göç tersine, Karadeniz’den Marmara’ya doğru olur. Çeşitli planktonlarla beslenen, yağlanarak irileşen balıklar sürüler halinde Boğaz’dan aşağıya inerler. Başı çeken palamutların ardından, lüfer ve sülalesinin boy gösterdiği bu göçe balıkçılar ‘katavaşya’ derdi.
Katavaşya istavritleri, ‘cürüm’ yaparak denizin üzerinde kabarır ve yeşil-mavi denizi gri bir tona dönüştürürlerdi. Yüzbinlerce balık, sanki arkalarından gelen bir canavardan kurtulmak istercesine, karaya çıkmak için can atardı. Bir tek kuyrukları denizin içinde gövdeleri dışarıda dalgalanarak kabardıklarında kıyı kahvelerinden:
“Cürüm var!.. Sürüyor!..” narası duyulurdu.
Çaylar yarım kalır, kağıtlar yeşil çuhaların üzerine atılarak takımlar kapılır ve kıyıda dirsek temasıyla herkes oltasını –fazla değil, hemen önüne- salardı.
Kanalın sıcak dip suyunda mayışmış kofanalar, akyalar, laryalar, sivriler, zindandelenler, istavritleri kıyıya öyle bir sıkıştırırlardı ki, salınan ağır zokalı yemler ve civa ile parlatılmış sıyırtmalar kabaran balıklardan denize, büyük balıklara zorlukla inerdi. O anda, kıyıdan arabalarla geçen otobüslerle işlerinden dönenler, dünyanın en büyük akvaryumunu görme şansına sahiptiler. Mumlu ve gamı alınmamış misinayla avlanmaya gelen acemiler, oltaları karıştırdıkları gibi, kösele ayakkabılarıyla yanlarında oltasını açmış diğerlerinin misinasına basarak zedeler ve ikinci atışta kopan oltalar yüzünden ‘hır’ çıkardı.
Yeni bir takım yapmak için zaman yok. Sonuncusunu yirmiüç sene önce yaşadığımız cürümler, en fazla on dakika sürerdi. Artık, ne anavaşyalar ne katavaşyalar ne de cürümler var.
Her mayıs ayı geldiğinde kıyı avcılığı dışında, Boğaz’da bir de büyük balık avcılığı vardı ki, Baltalimanı ve Beykoz’a kurulan orkinos ve kılıçbalığı dalyanlarının dışında kocaman zokalara, ‘canavar’ hangi balığın yolundaysa onun yemi takılarak, sandallarla peşine düşülürdü. Önce oynağı gözlenir, ufukta bir kıpırtı görüldüğünde,
“Çöz ipi…” diye bağrılırdı.
Saatlerce, denizin ufuk çizgisini seyretmek nihayet semeresini verir, bedeni üç metre çelik telli kocaman zokaya küçük bir istavrit –eğer canavar onun yolundaysa- takılır ve şövalyeler dolusu diğer istavritler teker teker sandalın kıçından atılarak yemlenirdi. Sonra inanılmaz bir hızla akan istifli kalın misinanın denizin diplerine akışı, akışın duruşu ve kalamasının alınmasıyla tekrar dibe akışın başlaması… Birlikte yapılan uzun Boğaz ve Marmara gezisi nihayetinde kaçınılmaz son gelir: Paslanmaz çelikten yapılmış zıpkının metalık tadı… Yediği zokadan sonra, sandalın kenarına yanlayan takadı kalmamış orkinos, zıpkının soğuk, keskin, gri tokluğunu ciğerlerinde duyarak teslimiyeti özler. İşte o anda tiz bir ses duyulur. Zıpkını yiyen orkinos ağlar… O, dökeceği kanı, dünyası olan denize akıtacağı için ağlamaz. Uçsuz buçaksız denizde artık özgürce dolaşamayacağı için ağlar…
Aklıma takılan şu: Acaba bir avcı, zıpkını vurmadan önce, teknesinin yanına kadar çektiği orkinos veya kılıçbalığının gözlerine bakmış mıdır hiç? Eğer dikkat kesilsydi, hayvanat bahçesinde kafese tıkılmış bir alageyiğin, artık ucuz pavyonlarda çalışan düşmüş bir yıldızın, bankomat kabinlerinde sabahlayan bir tinerci çocuğun gözlerini de görürdü. Ve bu gözlerden süzülen yaşları da… Onların gözyaşları öyledir ki, tuzlu suda ‘turnusol kâğıdı’ gibi anında fark edilir ve denizin derinliklerine civa parçacıkları gibi yuvarlanarak yok olur. Bunları görmek için artık çaba sarf etmek yersiz. Çünkü, ne orkinoslar var, ne de kılıçbalıkları…
Sisten burnumuzun ucunu bile göremediğimiz mayıs sabahları… Sadece rüzgârı ve denizlerin geliş yönünü kerteriz alarak köyümüze eli boş döndüğümüz uykusuz sabahlar… Yattığımız yeri dahi bilmediğimiz, bir yere kıvrıldığımızda hâlâ denizdeymiş gibi sızana kadar kara sallanmalarımız… Sabaha kadar düşümüzde yakaladığımız büyük balıklar da yok artık. Sabah erkenden kalkıp, buhar tüten denizden algarna ile midye çıkartmalarımız ve bunları akşama kadar yakalayacağımız gelincikbalıkları için saatlerce ikiye ayırışımız… Akşam çöktüğünde, ellişerden üç voli sepeti, sandalımızın baş ve kıç üstüne istifler, sabaha kadar tüm Boğaz’ı gelinciğe rastlayana kadar dolaşırdık. Bir yere gelir ve iki tane ökse sepeti kanala ‘apiko’ yapar, biraz beklerdik. Sepetleri çekip, içindeki gelincikler trampet gibi çalmaya başladığında karanlıkta gözlerimiz ışıldardı. Hemen, içi zaten yemli iki voliyi indirir ve bunu böyle balık kesinceye kadar sürdürürdük. Balık kestiğinde, haydi başka yalının dibine ve apiko…
Mayıs ayının yeni ısınmakta olan akşamlarından gün ışımasına kadar süren, bu sepetle gelincikbalığı taraması; gündüzleri yem hazırlamakla, tam bir hafta boyunca sürerdi. Geniş ve büyük deniz içi livarlarında biriktirilen gelincikleri, perşembeyi cumaya bağlayan gece de tutar, cuma sabahı gün ışıldarken balık pazarına mezata götürürdük. Ölmüşleri, büyük livardan teknenin livarına aktarılırken ayıklanan gelinciklerin üzerini buz kalıplarıyla kapladığımızda, rengi koyukahverengi olan ve yıllardır değişime uğramamış olan bu garip balık, pembeye dönüşürdü.
Mezatta, çok merak etmeme karşın, mezatçının nasıl bir hareketle balığı sattığını hiçbir zaman anlayamazdım. Mezatçı, bizim bir haftada bin bir güçlükle yakaladığımız gelincikleri en fazla yarım saatte satardı. Çabuk satması gerekirdi ki, öğlende ekşi erikle pilakisi yapılacak olan gelincik, Yahudilerin hafta sonu masalarını süslesin. Bir tek Boğaz’da bulunan ve gayrimüslümler tarafından yenilen gelincik de artık ortalarda yok. Zaten günümüzde sazdan sepet ören de kalmadı ki… Mezat sonunda alınan para, bir haftalık masraf çıktıktan sonra dağıtılırdı. Bu ‘pay’dı ve bu şekilde ‘üleş’, bir tek Çoşkun Reis tarafından eşit dağıtılırdı. İster o gün balığa çık, ister elli yıl bu işi yap. Parayı verirken,
“İnsanlar bir tek denizin üzerinde eşittir” derdi.
“Bu sosyal tesiste; yok tekne payı imiş, yok küpeşte payı imiş, yok kuran kursu payı imiş, yok bok püsürmüş… Yok kardeşim yok…” der ve bir sigara yakarak derin derin içine dumanı çekip, denizin tuzundan ve sintinenin yağından buruşmuş elinin tersiyle nemli burnunu silerken, deniz mavisi gözleriyle uzaklara dalardı.
Her hafta sonu, teknenin başucunda, mayıs iyodunu içime sindire sindire uyuyarak, Rumelihisarı’na dönerdim.
Yine bir mayıs sabahıydı. Hava yeni aydınlanmış, akşamdan hazırladığımız tohum midye yemlerle izmarit yakalamak için Kanlıca önüne gidecektik. Koltuk ipini çözmüş, kıyıdan yeni ayrılmıştık ki, az ileride yüzen bir top gördüm. Dümendeki Çoşkun Reis’e, denizde bir topun yüzdüğünü, bir tur atarsa, kepçeyle onu alabileceğimi söyledim. Akşamdan kalma lanet reisim,
“O top değil” dedi.
Az uzaklaşmış topa tekrar baktığımda, bıyıklarının ve gözlerinin olduğunu fark ederek, “Fok!” diye bağırdım.
Reis kıs kıs gülerken fok,
“Haydi bana eyvallah” dercesine iri süzmeli gözleriyle bakıyordu.
Bir kere daldı, çıktı ve gitti. Sabahın köründe onu bizden başka gören var mıydı ve bir daha gören olacak mıydı? Reis,
“Merak etme, balıkta sana onları anlatırım” dedi.
“Boğaz’da her iskelenin altında bir fok balığı ailesi yaşardı. Ben onlara yetiştim. Çocuktum. Onlar, iskelesi olan Boğaz köylerinin maskotu gibiydiler. Herkes tarafından sevilirlerdi. En çok da çocuklar onları seyretmeye doyamazdı. Foklar iskelenin altında devamlı avlanırlardı. Çünkü, iskelenin altı gölgelik olduğundan en çok balık oraya yanlardı. O zamanlar zaten balık bol. Hayvan avlanırken arada bir iskelenin altındaki demirlere sıkışırdı. Burada hiç kimseyle geçinemiyen boktan bir adam vardı. İşte, bu sıkışmalardan birinde, bu falyonos balıkçı elindeki kakıçla sıkışan hayvanın başına vurarak öldürmeye kalkıştı. Birkaç darbe vurduğunda çevreden insanlar koşuştular ve adamın elinden ucu kancalı kakıçı aldılar. Herif, ağların yırtılmasının sebebini ona bağlıyor ve bundan ötürü ölmesi gerektiğini söylüyordu. Esasında herif inatçıydı ve keçilikte, öleceğini bilse gene aynı ilişkenin üzerine ağlarını bırakırdı. Neyse lafı uzatmayalım, elinden kakıç alındı ve evine süklüm püklüm yollandı. Balıkçılıkla uğraşan Ermeni bir çocuk vardı. Adını şimdi hatırlayamayacağım. Soyundu ve dalarak foku sıkıştığı yerden kurtardı.
Küçük çocuk gözlerimle olayları merakla takip ediyordum. Bir gün sonra fokun başına kakıçla vurarak öldürmek isteyen reis, gelincik sepetlerini toplamaktan erken döndü. Hiçbir şey söylemeden evine çıkarken, kıyıdakiler, en az otuz metreye bırakılmış sepetlerin tamamının paramparça oluş nedeni için ahkâm kesiyorlardı. Beden ipi kopmamış sepetlerin parçalanması, tabii ki ilişken yüzünden olamazdı. Bunun sebebini sepetlerin sahibi çok iyi biliyordu.
Sabah olduğunda sahile erkenden inen balıkçılar, Ermeni çocuğun deniz kenarındaki feleklerin üzerine çekili sandalının içinde yeni bırakılmış, eşkina, istranguloz, karagöz, mercan gibi bir yığın balık buldular. Ben bunları gözlerimle gördüm ve yaşadım.
Fok ailesi, bir süre daha iskelenin altında kaldı. Zaman geçtikçe, köye yabancılar taşınmaya başladı. Hayvanları rahatsız ettiler. Foklar, bir süre kalenin yanındaki eski yalıların temellerinden doğal havuz olan sığlıklarda yaşadı ve sonunda göç etti. Sözleşmiş gibi, bütün boğaz iskelelerinin altındaki fok aileleri sıra kadem bastı. Bu anlattıklarım çok eskilerde değil altmışlı yılların sonlarında…”
İo, boynuzlarıyla Boğaz’ı yaratırken herhalde balıkları da getirmişti peşisıra. Yoksa, bir daha geçip hepsini götürdü de, biz mi göremedik altmışlı yılların sonlarında?
Vecdi Çıracıoğlu