spider
12-10-2007, 10:42 AM
ÇARESİZ OLYMPOS*, AŞKI IDE** ve BURSA’NIN DERELERİ
Yasemin’e sevgiyle...
Göktanrı Uranos, gebe bırakmıştı yertanrı Gaia’yı. Onu, sürekli yağdırdığı yağmurlarla sulamış, düzenli estirdiği rüzgârlarla serinletmiş, “Gül Parmaklı Şafak”la aydınlatmış, güneşle ısıtarak sürekli sıcak tutmuştu.
Yertanrının karnında duyulan ilk kıpırtılar, yerini zamanla artan tepinmelere bırakmış. Gün geçtikçe dayanılmaz sancılar içindeki toprak ana kabarmaya, yer yer yarılmaya başlamış. Gök, buz gibi bir pınara bırakılmış büyük bir karpuz gibi çatırdarken, gözleri kamaştıran güneş, art arda çakan şimşekler, ortalığı birbirine katan boralar, bardaktan boşanırcasına, her damlası bir lüle, yeryüzünü sele veren yağmur, önemli ama çok önemli bir haberin ileticisi olmuştu dünyaya.
Yertanrı, içinde barındıramayacağı yavru tanrısını salıverecekti yeryüzüne...
Önce, Yertanrı’nın karnında bir yarık açıldı.
Ardından kulakları sağır eden uğultu ve ıslıklarla; toz, kum, toprak, taş ve toprak bu yarıktan dışarı fırladılar.
İncecik toz haline gelmiş su zerrecikleri gökyüzüne savrulduktan sonra her şeyin anası toprağa doğru ince, beyaz, zarif kanatlı kelebekler gibi süzülmeye başladılar. Kısa süren bir sessizlikten sonra pek nadir görülen üst üste iki gökkuşağı yeni doğacak çocuğu muştuladı.
Bütün bu hengâme, yerini, çok uzaklardan bile duyulabilen gümbürtüye bıraktı.
Kara, hava ve denizdeki bir yaratığın yavrusu nasıl kendine benzeyecekse, kuşkusuz bir tanrının yavrusu da bir tanrı olacaktı.
Gaia, bir başka deyişle toprak ana erkek bir tanrı doğurmuştu. Bu erkek dağ tanrıya “Olympos” dediler.
Yüksek dağların, tarih öncesi çağlardan başlayarak çeşitli toplumların dinsel inançlarında yer aldığını gösteren sayısız belge vardır. Göğe doğru yükselen bu ulu dağlar, ya doğrudan tanrı ile özdeşleştiriliyor ya tanrı ya da tanrıların oturdukları yerler olarak düşünülerek kült yeri olarak seçiliyordu.
Bir güç simgesi olan ve bununla bağlantılı olarak erkek biçiminde düşünülen dağ-tanrılarla bu dağlarda yaşayan hayvan, bitki ve nehirler arasında sıkı ilişkiyi gösteren kanıtlar vardır; bütün bunlar, dağın tanrısal gücü ile yüklüdür.
Antik Helen, Anadolu ve Mezopotamya’da kurulmuş bir çok uygarlıklarda dağlarla tanrıların özdeşleştikleri bilinmektedir. Bu inancın kökü, Anadolu’da çok eski tarihlere dayanmaktadır. Dağtanrılar, erkek figürü biçiminde olduğu gibi doğrudan dağ biçiminde de görülmektedir.
Yertanrı ve göktanrının çocukları sadece Olympos’la kalmıyordu şüphesiz. Onlar, yaşlı Anadolu’nun bağrında soylarının devamını sağlayacak bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar çocuk ürettiler..
Olympos’un yeryüzüne çıkıp yerini almasından sonra mı, yoksa önce mi doğduğu tam olarak bilinmeyen bir dişil tanrı da, toprak ananın bağrından, Olympos’a fazla uzak olmayan bir yerden doğdu. Bu dişil tanrıya, binlerce yıl sonra, insanlar tarafından, “Ide” adı verildi ve Anadolu’daki tek dişil tanrı örneğiydi.
Yunan insanbiçimcileri eskiden bu yana kutsal olan dağları, insan biçimindeki varlıklara dönüştürmüştür. Bu tip betimlerdeki dağtanrılar, genellikle yaşlı erkek olarak görülüyorsa da, genç erkek biçiminde sakalsız betimlere de rastlanmaktadır. Çok seyrek de olsa kadın biçiminde dağtanrılara da rastlanmaktadır; özellikle de “Ide” örneğinde görüldüğü gibi eğer dağ dişil ad taşıyorsa, tanrıkadın olarak betimleniyordu.
Zaman su gibi akarak, Olympos’u, biraz serpiltip ergenleştirdiğinde; o, kükreyerek arada bir lâvlarını akıtarak, kendine eklenen yeni tepelerle büyümeye başlamış. Tek bir amacı varmış:
Gökyüzüne, babasına uzanan emsallarinin en yükseği olmak. Ama nafile...
Kaç kereler güneş ve ay doğmuş batmış bilinmez, Olympos, çok çaba sarfetmesine karşın bir türlü istediği uzamayı gerçekleştirememiş.
O, ona karşı olan engelin varlığını çok geçmeden öğrenmiş: Yemliha...
Nasıl ve nereden geldiği belli olmayan, doruğundaki cehennem kuyusundaki korun üzerine çöreklenmiş, bir ateşi örten küller gibi, bir gözü yakut yeşil, bir gözü lâl kırmızı yılanların ecesi Yemliha ve onun buyruğunda kuyrukları parıldayan yılanları...
Tepesindeki engeli bir türlü kusamayan Olympus önce kükreyerek tozları eşliğinde küllerini salmış çevresine. Korkutmakmış amacı sadece, bıraksınlar uzayayım...
Uyanmamış ece Yemliha ve yılanları.
Olympos, bakmış ki olmuyor, bütün gücünü toplayarak son bir kez kusarak atmak istemiş lâvını.
Olan olmuş...
Karanlık gökyüzü aydınlanmış, ortalık kırmızılara bürünmüş ve Yemliha, yılanlar ecesi Yemliha, yılanlarıyla beraber fışkırarak çevreye dağılmış.
Olympos, lâvlarını akıtmış, doruğuna tepeler eklemiş ama bu onun ‘görüp görebileceği son rahmet’miş. Çünkü, o kadar çaba sarfetmiş ki bir anda yaşlanıvermiş. Yüksekliği o kadar kalarak doruklarına yağan karlarla saç ve sakalına aklar düşmüş.
Ona o günden sonra ölümsüzler sırt çevirip yüz vermemiş ve ‘Yaşlı ve Yalnız Olympus’ adını takmışlar.
Geçmişte insanlar, karşı karşıya geldikleri, savaşım zorunda oldukları, kendileri için gizem dolu olan ve kavramakta, algılamakta zorluk çektikleri güçleri, bu arada erişilmesi zor olan, karşısında korku ve saygı duydukları sürekli karlarla kaplı ulu dağları ya da yanardağları, tanrı olarak kabulleniyorlardı. Güneş, dağlar arasından batınca; insanlar, dağların içinde göğün kapısı ya da sarayı olduğunu düşünüyor ve dağların kutsallığına inanıyorlardı.
Ide...
Tacını cam dallarıyla süslemiş Anadolu’nun tek dişil tanrı dağı Ide...
Çam ağaçlarıyla kaplı doruğundaki mabedinde, kozalaklardan yapılmış tahtına oturan Ide, yanında ona sığınan dişil Yemliha’yla birlikte, bütün ölümsüzleri yanına toplamış. Her gün ayindeler, sanki Olympos’a nispet edercesine...
İşte... Eros, sola doğru ilerliyor, sağ elindeki elmayı önündeki Aphrodite’ye uzatıyor ve onun arkasında Hera. Athena, cepheden gözüküyor, baş sağa dönük, arkasındaki büyük bir ağacın önündeki Eros’u gözlüyor. Ida, arkadaki boşlukta gölgelenen bir ağacın gölgesinde soluna yatmış, üst kısmı çıplak, başını gruba çevirmiş, sağ eliyle küçük bir çam fidesinin dalını incilmemek istercesine narin tutuyor...
Yemliha...
Yılanlar ecesi Yemliha, çekik yılan gözleriyle yılanca gülümsüyor...
Çıplak ya da çoğu kez belden aşağısı giyimli olarak gösterilen bu tanrılar genellikle oturur ya da uzanmış durumda rahat, sakin ve ellerinde bir dalla (özellikle de fıstık çamı dalı) ya da bir ağacın gövdesini tutarken betimleniyordu; ancak tanrıyı ayakta gösteren örnekler de vardır.
Aylardan mayısmış... İlkbaharın ilk günleri.
Olympos, mitoloji bu ya, Ide’ye tutkuyla aşık olmuş.
Nasıl oldu da onu gördü ve ne zaman aşık oldu bilinmez ama bilinen tek bir şey vardı ki Olympos’un, Ide’ye ölümsüzlüğü boyunca sevgisiyle kalmasıydı...
“Bana uygun, bana denk bir tek, Ide eş olabilir” demiş Olympos, Ide’ye gönderdiği elçilerine, “kökenlerimiz, geçmişimiz bir, hamurumuz aynı mayayla yoğrulduğu için uygundur bu beraberlik... Benim ona, onun da bana yakın başka bir dağ daha var mıdır? Sorarım size.”
Genç ve güzel Ide, saçı sakalına karışık, tüm mevsimler boyu belden yukarısı çıplak ve zamanının çoğunu oturarak geçiren bu kendinden hayli yaşlı adamın aracılarla ilân ettiği aşkı duyunca, mabedine topladığı diğer ölümsüzlerle birlikte çok gülmüş.
Onun gönlünde genç dağ tanrılardan biri yatsa da, kendi cinsinden olan yılanlar ecesi Yemliha, yapacağını yapmış, Olympos’u kötülemek için elinden geleni ardına koymayarak onu yerden yere vurmuş.
Hain ve gözü dönmüş Yemliha, en az kendisi kadar çılgın; Kibele’nin efsanevi hizmetkârı, yarı şeytan biçiminde yabanıl varlık olan Korybantlar’ını da yanına alır. Olimpos’un adını haykırarak, Ida dağında dolaşır. Korybantlardan biri, oralara kadar gelip Ide’yi aramakta olan Olimpos’un kollarında kılıcıyla yaralar açtığında, diğeri saçlarını salıp dağlarda bir o yana bir bu yana koşar, bir diğeri boru, davul çalar, başka biri de zilleri birbirine vurur. Ida’nın her yerini gürültü ve çılgınlık kaplar.
Diğer ölümsüzler de, Ide mabedinde eğlenceler düzenleyerek alaya almışlar kolları ve kalbi yaralı Olympos’u. Meğer, onun ne kadar da sevmiyeni varmış?..
İlkbaharda, anatanrıçalar için kutlanan bayramlarda, simge olarak bir çam ağacı kesilip menekşelerle süsleniyor ve anatanrıça tapınağına götürülüyordu. Anatanrıça kültünün özelliklerinden biri de orgiastik müziktir. Kulakları sağır edercesine çalınan gürültülü çalgıların yanında, yas ve ağıt için uygun olan Frig flütü de kullanılıyordu. Törenlerde hayvan, özellikle de boğa kurban ediliyordu. Bu çoşkulu, kendinden geçirici törenlerin, ana çizgileriyle, Hıristiyanlık zamanında da yaşadığı ve Müslümanlıkta dervişlerle, günümüzde Kaz dağları başta olmak üzere Toroslarda Tahtacılar tarafından sürdürüldüğü bilinmektedir.
Aşkına karşılık alamayan Olympos’un kalbiyle birlikte onuru da kırılır. Hareketliliğini daha da yitirir. Kendini doruğunun bilinmeyen yerlerinde saklar. Ortalıklarda görünmez. Sürekli ağlar ve gözyaşları dereler halinde Prusa ovasını sular durur. Rüzgârların olmadığı, ayın tam tepesine geldiği günler bazı kayalarından ağlamayla karışık iniltilerin geldiği duyulur.
Doruğundaki ak saç ve sakalından erittiği karlar ve sürekli akıttığı gözyaşlarıyla, yamaç ve ovasının yüze yakın yeşilin titremini, meyvelı meyvesiz ağaçlarını, Türkçemizin sahiline vuran şu yeni yüzlerle tanıdığımız; Nilüfer Çayı, Cilimboz, Şıble, Yeşil, Karınca, Çakal ve Alaşar’la birleşen Gökderesi’yle sularken, insanların boğazından yağ gibi kayan billûr suyunu sayısız çeşmelerden gelip geçenlerin avuçlarına akıtıp susuzluğunu gidermiş ve yeraltından bir mucizeymişçesine içindeki sıcaklığı kaplıcalarındaki sulara sunarak, insanları çağlar boyu paklamış.
Geçmiş yılların ilkbahar mayıslarından biriydi...
Genç bir insanın ömrü kadardı Bursa’ya gelmeyişim...
Arabadan inip de apartmanın sokak kapısına geldiğimde, kapının kenarına iliştirilmiş boyalı bir çift pabuç gördüm. Gençliğimde, babama haber vermeden gizli giydiklerimin ayak numarasına ne kadar da uyuyordu... Onlara baktım, bir de kendiminkilere; benimkiler büyümüştü, belki futboldan. O an şair arkadaşım Şeref Bilsel’in “Yas Tutan Ağaç” adlı şiirinden şu mısralar döküldü dudaklarımdan:
“...
Ölüyü evden çıkarıyorlar
ölüyü dünyadan...
ağladıkça
ölüyü gözden çıkarıyorlar
küllüğe basılmış bir sigara gibi
boynu bükük komşular
kapıda bir çift ayakkabı
siyah mı? Hayır simsiyah
su almasın diye kenarları dikişli
-Nasıl büyür insan su almadan
gemiler büyür mü yere doğru-
...”
Günün akşamüstü...
Çocukluk ve gençliğimin sığınma limanı, Uludağ yolundaki “Aşıklar Gazinosu”nda Olympos’un Ide’ye olan aşkını kurgularken, az da olsa kalan yeşile dalarak çocukluk ve gençliğimin Bursa sepyasına dalıyorum:
Murat Hüdavendigâr’ın cami girişi ve şu anda yerinde yeller esen kervansarayında ilk okulun üçüncü sınıfını okuyuşum...
Bir kibrit kutusu kadar kalbimle ilânı aşk ettiğimde, sarı saçlı, yeşil gözlü kızın bakış ve gülümsemesini unutmanın imkansızlığı... Çoşkuyla sarılıp ağladığında, dudaklarıma kadar gelen gözyaşları tuzundan kör olduğunu anladığım ilk aşkım...
Mudanya... Denizin mavisine bir an önce ulaşmak için hızla geçtiğimiz Geçit köprüsünden arabamızla biraz havalanıp uçtuğumuzda, bahçesinin kenarından her zaman kadeh kaldıran adamı hatırlıyorum mayısın tomurcukları yeni açtırmış bir çağla ağacının altında. Kim bilir, belki de boş şişeleri satıp zengin olmuştur, bir fıkrada olduğu gibi... Zeytin kokusunun ulviliğini ilk koklayış.. tetirli cevizi erik sanıp yiyerek günlerce dudaklarım kınalı gezişim.. denizde yıkadığımız atlar.. kenesini yine kendine yem yaptığımız ispari ve karaya vuran vatozlar.. dolaplarında kaynar sularla yıkandığımız kocaman konak.. Her sene yapılan yağlı kazık yarışlarında kazığın ucundaki kaz veya horoz.. Güzelyalı sahilinde dalgalara inatla kumlara kalp çizen kırmızı mayolu genç...
Erkek Lisesi... Orta birinci sınıf öğrencisiyim. Atmışbeş yılının mayıs günlerinden biri, ders etüd yani boş. Arka sıraların birinin yanındaki pencereden Uludağ’a bakıyorum. Bir ses, “Nereye bakıyorsun?”
İbrahim Dekak... Ciddiyetinden tir tir titrediğim ve sonralarda Türk Dili ve Edebiyatı hakkında çok şeyler öğrendiğim lise kısmının Edebiyat öğretmenlerinden biri. “Uludağ’a” dedim, korkulu ve titrek bir sesle. O da eğilerek baktı. “Evet” dedi, “evet burası olmalı. Kesinlikle burası olmalı. Buradan başka bir pencere olamaz Sait Faik’in ilk yazdığı hikâyedeki Uludağ...” Şaşkın şaşkın ona bakarken, “Sen Sait Faik’i tanıyor musun?” diye sordu. Boynu mu büktüm. “O, buraya sürgün gelmişti ve ilk hikâyesini burada yazmıştı” dedi.
Ortaokulda başlatyan okuldan ilk kaçışlar ve Hüsnü Güzel Aile Çay Bahçesi... Hatırladıklarım kocaman kocaman ağaçlar, yirmibeş kuruşa demli çay ve sarmaşıkların doladığı damı kiremitli otobüs durağı, bir numaralı otobüs sabah altıda kalkıyor.. Yeşil-Çekirge... Bursa’da bir ilk olabilir mi, ‘yeşil’den başka!..
Lise yılları, mayısın altısı: Yeşilden üç titremin düştüğü gün. Lise bahçesinde ağlaştığımız arkadaşlarımız.. bir kısmımızın onların izinde, aşkla en hızla koşması ve Semih Erbek: Katledilmeyip yaşasaydı, belki de dâhi...
İki sene sonrası. Mayıs’ın dokuzu. Arkadaş Zekai Özger’in Ankara’da katli. İznikli, Atatürk Lisesi’in nahif şairi... Şair, hiç ölür mü? Belki.. ölür ama şiir yaşar:
“...
bordo diyorum bordo bir renktir
kan pıhtılaşınca bordoya
ölüm uzadıkça bordoya çalar
çünkü nerde bir böcek bir çiçeğe konsa
döllenme dullanmış bir kızın bordo çiçeği olur
...”
Gün süpürücü güneş düştü, hava “Aşıklar Gazinosu”nu karalara bürüdü.
Uludağ’dan şimdilerde kente, çok değil bundan yirmi yıl öncesinde dışından geçerek Olympos’un gözyaşlarını ovaya taşıyan Nilüfer Çayı’na bakıyorum. Kızgınlığından olacak gümüşi ve durgun. Olympos’un arkasından sularını iteleyecek mecali belli ki kalmamış.
Kentin içindeki derelerin de çoğu üzeri kapatılarak, yola çevrilmiş.
Yağmurun evlerin damına eşit düşen ve benliğini kaybetmemiş eski Bursa’mı ararken, duyar gibi oluyorum, kapalı derelerin üzerinde gaiplerden gelen ağlama seslerini... Şimdilerde aklıma takılan şu sorudan kendimi bir türlü kurtaramıyorum:
Her mayıs ayı gelip de, Olympos’un eriyen karları gözyaşına dönüşüp dereler halinde yeşilin titremini yitirmiş Bursa’nın içinden geçiyor da, bizler mi göremiyoruz acaba?..
(*) Uludağ, (**) Kaz Dağı
Vecdi Çıracıoğlu
Yasemin’e sevgiyle...
Göktanrı Uranos, gebe bırakmıştı yertanrı Gaia’yı. Onu, sürekli yağdırdığı yağmurlarla sulamış, düzenli estirdiği rüzgârlarla serinletmiş, “Gül Parmaklı Şafak”la aydınlatmış, güneşle ısıtarak sürekli sıcak tutmuştu.
Yertanrının karnında duyulan ilk kıpırtılar, yerini zamanla artan tepinmelere bırakmış. Gün geçtikçe dayanılmaz sancılar içindeki toprak ana kabarmaya, yer yer yarılmaya başlamış. Gök, buz gibi bir pınara bırakılmış büyük bir karpuz gibi çatırdarken, gözleri kamaştıran güneş, art arda çakan şimşekler, ortalığı birbirine katan boralar, bardaktan boşanırcasına, her damlası bir lüle, yeryüzünü sele veren yağmur, önemli ama çok önemli bir haberin ileticisi olmuştu dünyaya.
Yertanrı, içinde barındıramayacağı yavru tanrısını salıverecekti yeryüzüne...
Önce, Yertanrı’nın karnında bir yarık açıldı.
Ardından kulakları sağır eden uğultu ve ıslıklarla; toz, kum, toprak, taş ve toprak bu yarıktan dışarı fırladılar.
İncecik toz haline gelmiş su zerrecikleri gökyüzüne savrulduktan sonra her şeyin anası toprağa doğru ince, beyaz, zarif kanatlı kelebekler gibi süzülmeye başladılar. Kısa süren bir sessizlikten sonra pek nadir görülen üst üste iki gökkuşağı yeni doğacak çocuğu muştuladı.
Bütün bu hengâme, yerini, çok uzaklardan bile duyulabilen gümbürtüye bıraktı.
Kara, hava ve denizdeki bir yaratığın yavrusu nasıl kendine benzeyecekse, kuşkusuz bir tanrının yavrusu da bir tanrı olacaktı.
Gaia, bir başka deyişle toprak ana erkek bir tanrı doğurmuştu. Bu erkek dağ tanrıya “Olympos” dediler.
Yüksek dağların, tarih öncesi çağlardan başlayarak çeşitli toplumların dinsel inançlarında yer aldığını gösteren sayısız belge vardır. Göğe doğru yükselen bu ulu dağlar, ya doğrudan tanrı ile özdeşleştiriliyor ya tanrı ya da tanrıların oturdukları yerler olarak düşünülerek kült yeri olarak seçiliyordu.
Bir güç simgesi olan ve bununla bağlantılı olarak erkek biçiminde düşünülen dağ-tanrılarla bu dağlarda yaşayan hayvan, bitki ve nehirler arasında sıkı ilişkiyi gösteren kanıtlar vardır; bütün bunlar, dağın tanrısal gücü ile yüklüdür.
Antik Helen, Anadolu ve Mezopotamya’da kurulmuş bir çok uygarlıklarda dağlarla tanrıların özdeşleştikleri bilinmektedir. Bu inancın kökü, Anadolu’da çok eski tarihlere dayanmaktadır. Dağtanrılar, erkek figürü biçiminde olduğu gibi doğrudan dağ biçiminde de görülmektedir.
Yertanrı ve göktanrının çocukları sadece Olympos’la kalmıyordu şüphesiz. Onlar, yaşlı Anadolu’nun bağrında soylarının devamını sağlayacak bir elin parmaklarını geçmeyecek kadar çocuk ürettiler..
Olympos’un yeryüzüne çıkıp yerini almasından sonra mı, yoksa önce mi doğduğu tam olarak bilinmeyen bir dişil tanrı da, toprak ananın bağrından, Olympos’a fazla uzak olmayan bir yerden doğdu. Bu dişil tanrıya, binlerce yıl sonra, insanlar tarafından, “Ide” adı verildi ve Anadolu’daki tek dişil tanrı örneğiydi.
Yunan insanbiçimcileri eskiden bu yana kutsal olan dağları, insan biçimindeki varlıklara dönüştürmüştür. Bu tip betimlerdeki dağtanrılar, genellikle yaşlı erkek olarak görülüyorsa da, genç erkek biçiminde sakalsız betimlere de rastlanmaktadır. Çok seyrek de olsa kadın biçiminde dağtanrılara da rastlanmaktadır; özellikle de “Ide” örneğinde görüldüğü gibi eğer dağ dişil ad taşıyorsa, tanrıkadın olarak betimleniyordu.
Zaman su gibi akarak, Olympos’u, biraz serpiltip ergenleştirdiğinde; o, kükreyerek arada bir lâvlarını akıtarak, kendine eklenen yeni tepelerle büyümeye başlamış. Tek bir amacı varmış:
Gökyüzüne, babasına uzanan emsallarinin en yükseği olmak. Ama nafile...
Kaç kereler güneş ve ay doğmuş batmış bilinmez, Olympos, çok çaba sarfetmesine karşın bir türlü istediği uzamayı gerçekleştirememiş.
O, ona karşı olan engelin varlığını çok geçmeden öğrenmiş: Yemliha...
Nasıl ve nereden geldiği belli olmayan, doruğundaki cehennem kuyusundaki korun üzerine çöreklenmiş, bir ateşi örten küller gibi, bir gözü yakut yeşil, bir gözü lâl kırmızı yılanların ecesi Yemliha ve onun buyruğunda kuyrukları parıldayan yılanları...
Tepesindeki engeli bir türlü kusamayan Olympus önce kükreyerek tozları eşliğinde küllerini salmış çevresine. Korkutmakmış amacı sadece, bıraksınlar uzayayım...
Uyanmamış ece Yemliha ve yılanları.
Olympos, bakmış ki olmuyor, bütün gücünü toplayarak son bir kez kusarak atmak istemiş lâvını.
Olan olmuş...
Karanlık gökyüzü aydınlanmış, ortalık kırmızılara bürünmüş ve Yemliha, yılanlar ecesi Yemliha, yılanlarıyla beraber fışkırarak çevreye dağılmış.
Olympos, lâvlarını akıtmış, doruğuna tepeler eklemiş ama bu onun ‘görüp görebileceği son rahmet’miş. Çünkü, o kadar çaba sarfetmiş ki bir anda yaşlanıvermiş. Yüksekliği o kadar kalarak doruklarına yağan karlarla saç ve sakalına aklar düşmüş.
Ona o günden sonra ölümsüzler sırt çevirip yüz vermemiş ve ‘Yaşlı ve Yalnız Olympus’ adını takmışlar.
Geçmişte insanlar, karşı karşıya geldikleri, savaşım zorunda oldukları, kendileri için gizem dolu olan ve kavramakta, algılamakta zorluk çektikleri güçleri, bu arada erişilmesi zor olan, karşısında korku ve saygı duydukları sürekli karlarla kaplı ulu dağları ya da yanardağları, tanrı olarak kabulleniyorlardı. Güneş, dağlar arasından batınca; insanlar, dağların içinde göğün kapısı ya da sarayı olduğunu düşünüyor ve dağların kutsallığına inanıyorlardı.
Ide...
Tacını cam dallarıyla süslemiş Anadolu’nun tek dişil tanrı dağı Ide...
Çam ağaçlarıyla kaplı doruğundaki mabedinde, kozalaklardan yapılmış tahtına oturan Ide, yanında ona sığınan dişil Yemliha’yla birlikte, bütün ölümsüzleri yanına toplamış. Her gün ayindeler, sanki Olympos’a nispet edercesine...
İşte... Eros, sola doğru ilerliyor, sağ elindeki elmayı önündeki Aphrodite’ye uzatıyor ve onun arkasında Hera. Athena, cepheden gözüküyor, baş sağa dönük, arkasındaki büyük bir ağacın önündeki Eros’u gözlüyor. Ida, arkadaki boşlukta gölgelenen bir ağacın gölgesinde soluna yatmış, üst kısmı çıplak, başını gruba çevirmiş, sağ eliyle küçük bir çam fidesinin dalını incilmemek istercesine narin tutuyor...
Yemliha...
Yılanlar ecesi Yemliha, çekik yılan gözleriyle yılanca gülümsüyor...
Çıplak ya da çoğu kez belden aşağısı giyimli olarak gösterilen bu tanrılar genellikle oturur ya da uzanmış durumda rahat, sakin ve ellerinde bir dalla (özellikle de fıstık çamı dalı) ya da bir ağacın gövdesini tutarken betimleniyordu; ancak tanrıyı ayakta gösteren örnekler de vardır.
Aylardan mayısmış... İlkbaharın ilk günleri.
Olympos, mitoloji bu ya, Ide’ye tutkuyla aşık olmuş.
Nasıl oldu da onu gördü ve ne zaman aşık oldu bilinmez ama bilinen tek bir şey vardı ki Olympos’un, Ide’ye ölümsüzlüğü boyunca sevgisiyle kalmasıydı...
“Bana uygun, bana denk bir tek, Ide eş olabilir” demiş Olympos, Ide’ye gönderdiği elçilerine, “kökenlerimiz, geçmişimiz bir, hamurumuz aynı mayayla yoğrulduğu için uygundur bu beraberlik... Benim ona, onun da bana yakın başka bir dağ daha var mıdır? Sorarım size.”
Genç ve güzel Ide, saçı sakalına karışık, tüm mevsimler boyu belden yukarısı çıplak ve zamanının çoğunu oturarak geçiren bu kendinden hayli yaşlı adamın aracılarla ilân ettiği aşkı duyunca, mabedine topladığı diğer ölümsüzlerle birlikte çok gülmüş.
Onun gönlünde genç dağ tanrılardan biri yatsa da, kendi cinsinden olan yılanlar ecesi Yemliha, yapacağını yapmış, Olympos’u kötülemek için elinden geleni ardına koymayarak onu yerden yere vurmuş.
Hain ve gözü dönmüş Yemliha, en az kendisi kadar çılgın; Kibele’nin efsanevi hizmetkârı, yarı şeytan biçiminde yabanıl varlık olan Korybantlar’ını da yanına alır. Olimpos’un adını haykırarak, Ida dağında dolaşır. Korybantlardan biri, oralara kadar gelip Ide’yi aramakta olan Olimpos’un kollarında kılıcıyla yaralar açtığında, diğeri saçlarını salıp dağlarda bir o yana bir bu yana koşar, bir diğeri boru, davul çalar, başka biri de zilleri birbirine vurur. Ida’nın her yerini gürültü ve çılgınlık kaplar.
Diğer ölümsüzler de, Ide mabedinde eğlenceler düzenleyerek alaya almışlar kolları ve kalbi yaralı Olympos’u. Meğer, onun ne kadar da sevmiyeni varmış?..
İlkbaharda, anatanrıçalar için kutlanan bayramlarda, simge olarak bir çam ağacı kesilip menekşelerle süsleniyor ve anatanrıça tapınağına götürülüyordu. Anatanrıça kültünün özelliklerinden biri de orgiastik müziktir. Kulakları sağır edercesine çalınan gürültülü çalgıların yanında, yas ve ağıt için uygun olan Frig flütü de kullanılıyordu. Törenlerde hayvan, özellikle de boğa kurban ediliyordu. Bu çoşkulu, kendinden geçirici törenlerin, ana çizgileriyle, Hıristiyanlık zamanında da yaşadığı ve Müslümanlıkta dervişlerle, günümüzde Kaz dağları başta olmak üzere Toroslarda Tahtacılar tarafından sürdürüldüğü bilinmektedir.
Aşkına karşılık alamayan Olympos’un kalbiyle birlikte onuru da kırılır. Hareketliliğini daha da yitirir. Kendini doruğunun bilinmeyen yerlerinde saklar. Ortalıklarda görünmez. Sürekli ağlar ve gözyaşları dereler halinde Prusa ovasını sular durur. Rüzgârların olmadığı, ayın tam tepesine geldiği günler bazı kayalarından ağlamayla karışık iniltilerin geldiği duyulur.
Doruğundaki ak saç ve sakalından erittiği karlar ve sürekli akıttığı gözyaşlarıyla, yamaç ve ovasının yüze yakın yeşilin titremini, meyvelı meyvesiz ağaçlarını, Türkçemizin sahiline vuran şu yeni yüzlerle tanıdığımız; Nilüfer Çayı, Cilimboz, Şıble, Yeşil, Karınca, Çakal ve Alaşar’la birleşen Gökderesi’yle sularken, insanların boğazından yağ gibi kayan billûr suyunu sayısız çeşmelerden gelip geçenlerin avuçlarına akıtıp susuzluğunu gidermiş ve yeraltından bir mucizeymişçesine içindeki sıcaklığı kaplıcalarındaki sulara sunarak, insanları çağlar boyu paklamış.
Geçmiş yılların ilkbahar mayıslarından biriydi...
Genç bir insanın ömrü kadardı Bursa’ya gelmeyişim...
Arabadan inip de apartmanın sokak kapısına geldiğimde, kapının kenarına iliştirilmiş boyalı bir çift pabuç gördüm. Gençliğimde, babama haber vermeden gizli giydiklerimin ayak numarasına ne kadar da uyuyordu... Onlara baktım, bir de kendiminkilere; benimkiler büyümüştü, belki futboldan. O an şair arkadaşım Şeref Bilsel’in “Yas Tutan Ağaç” adlı şiirinden şu mısralar döküldü dudaklarımdan:
“...
Ölüyü evden çıkarıyorlar
ölüyü dünyadan...
ağladıkça
ölüyü gözden çıkarıyorlar
küllüğe basılmış bir sigara gibi
boynu bükük komşular
kapıda bir çift ayakkabı
siyah mı? Hayır simsiyah
su almasın diye kenarları dikişli
-Nasıl büyür insan su almadan
gemiler büyür mü yere doğru-
...”
Günün akşamüstü...
Çocukluk ve gençliğimin sığınma limanı, Uludağ yolundaki “Aşıklar Gazinosu”nda Olympos’un Ide’ye olan aşkını kurgularken, az da olsa kalan yeşile dalarak çocukluk ve gençliğimin Bursa sepyasına dalıyorum:
Murat Hüdavendigâr’ın cami girişi ve şu anda yerinde yeller esen kervansarayında ilk okulun üçüncü sınıfını okuyuşum...
Bir kibrit kutusu kadar kalbimle ilânı aşk ettiğimde, sarı saçlı, yeşil gözlü kızın bakış ve gülümsemesini unutmanın imkansızlığı... Çoşkuyla sarılıp ağladığında, dudaklarıma kadar gelen gözyaşları tuzundan kör olduğunu anladığım ilk aşkım...
Mudanya... Denizin mavisine bir an önce ulaşmak için hızla geçtiğimiz Geçit köprüsünden arabamızla biraz havalanıp uçtuğumuzda, bahçesinin kenarından her zaman kadeh kaldıran adamı hatırlıyorum mayısın tomurcukları yeni açtırmış bir çağla ağacının altında. Kim bilir, belki de boş şişeleri satıp zengin olmuştur, bir fıkrada olduğu gibi... Zeytin kokusunun ulviliğini ilk koklayış.. tetirli cevizi erik sanıp yiyerek günlerce dudaklarım kınalı gezişim.. denizde yıkadığımız atlar.. kenesini yine kendine yem yaptığımız ispari ve karaya vuran vatozlar.. dolaplarında kaynar sularla yıkandığımız kocaman konak.. Her sene yapılan yağlı kazık yarışlarında kazığın ucundaki kaz veya horoz.. Güzelyalı sahilinde dalgalara inatla kumlara kalp çizen kırmızı mayolu genç...
Erkek Lisesi... Orta birinci sınıf öğrencisiyim. Atmışbeş yılının mayıs günlerinden biri, ders etüd yani boş. Arka sıraların birinin yanındaki pencereden Uludağ’a bakıyorum. Bir ses, “Nereye bakıyorsun?”
İbrahim Dekak... Ciddiyetinden tir tir titrediğim ve sonralarda Türk Dili ve Edebiyatı hakkında çok şeyler öğrendiğim lise kısmının Edebiyat öğretmenlerinden biri. “Uludağ’a” dedim, korkulu ve titrek bir sesle. O da eğilerek baktı. “Evet” dedi, “evet burası olmalı. Kesinlikle burası olmalı. Buradan başka bir pencere olamaz Sait Faik’in ilk yazdığı hikâyedeki Uludağ...” Şaşkın şaşkın ona bakarken, “Sen Sait Faik’i tanıyor musun?” diye sordu. Boynu mu büktüm. “O, buraya sürgün gelmişti ve ilk hikâyesini burada yazmıştı” dedi.
Ortaokulda başlatyan okuldan ilk kaçışlar ve Hüsnü Güzel Aile Çay Bahçesi... Hatırladıklarım kocaman kocaman ağaçlar, yirmibeş kuruşa demli çay ve sarmaşıkların doladığı damı kiremitli otobüs durağı, bir numaralı otobüs sabah altıda kalkıyor.. Yeşil-Çekirge... Bursa’da bir ilk olabilir mi, ‘yeşil’den başka!..
Lise yılları, mayısın altısı: Yeşilden üç titremin düştüğü gün. Lise bahçesinde ağlaştığımız arkadaşlarımız.. bir kısmımızın onların izinde, aşkla en hızla koşması ve Semih Erbek: Katledilmeyip yaşasaydı, belki de dâhi...
İki sene sonrası. Mayıs’ın dokuzu. Arkadaş Zekai Özger’in Ankara’da katli. İznikli, Atatürk Lisesi’in nahif şairi... Şair, hiç ölür mü? Belki.. ölür ama şiir yaşar:
“...
bordo diyorum bordo bir renktir
kan pıhtılaşınca bordoya
ölüm uzadıkça bordoya çalar
çünkü nerde bir böcek bir çiçeğe konsa
döllenme dullanmış bir kızın bordo çiçeği olur
...”
Gün süpürücü güneş düştü, hava “Aşıklar Gazinosu”nu karalara bürüdü.
Uludağ’dan şimdilerde kente, çok değil bundan yirmi yıl öncesinde dışından geçerek Olympos’un gözyaşlarını ovaya taşıyan Nilüfer Çayı’na bakıyorum. Kızgınlığından olacak gümüşi ve durgun. Olympos’un arkasından sularını iteleyecek mecali belli ki kalmamış.
Kentin içindeki derelerin de çoğu üzeri kapatılarak, yola çevrilmiş.
Yağmurun evlerin damına eşit düşen ve benliğini kaybetmemiş eski Bursa’mı ararken, duyar gibi oluyorum, kapalı derelerin üzerinde gaiplerden gelen ağlama seslerini... Şimdilerde aklıma takılan şu sorudan kendimi bir türlü kurtaramıyorum:
Her mayıs ayı gelip de, Olympos’un eriyen karları gözyaşına dönüşüp dereler halinde yeşilin titremini yitirmiş Bursa’nın içinden geçiyor da, bizler mi göremiyoruz acaba?..
(*) Uludağ, (**) Kaz Dağı
Vecdi Çıracıoğlu