spider
12-10-2007, 10:39 AM
BABA İNCİR
Reçel yapımının dışında hiçbir işe yaramam. Şarabi akan nehrin kenarına yapılmış taş konak çardağının arka tarafındaki kurumuş asma kütüklü bostanın tam ortasındaki en büyük ağacım. Anlayacağınız kıdemliyim. Beni kimin ektiğini hatırlamıyorum. Büyük bir ihtimalle havaya uçuşup buralara kadar gelen serseri ruhlu bir polenin piçiyim.
Üzerimden düşen iflah olmaz.
Geçenlerde başımdan geçen o garip olaydan sonra adım uğursuza çıktı. Şimdilerde benim için çocuklara “O uğursuz. Yanına gitmeyin, zaten meyvesi de yok” diyorlar.
O meşhur gece karanlıkla birlikte, taşkonak ve çevresine sessizlik hakimdi. Ev sahibinin olmamasını fırsat bilen efrad ortalıktan el etek çekmişti. Oysa bizim konakta her gece vur patlasın, çal oynasın; alemsiz gece geçmez.
Sessizlik içinde, konağa bir yerlerden esir getirilen Frenk oğlanı, bahçede yanan kandillerin arasından kirli beyaz entarisiyle bir hayalet gibi süzüldü. O da gece gibi sessiz davranıyordu. Elinde her zaman taşıdığı uzun sopası yoktu. Çardağa yürüdü. Alçak masalardan bir tanesini alarak çardağın arkasındaki güllerin arasından geçti. Altıma geldi ve masayı yere bıraktı.
Eteklerini yukarıya sıyırdı. Bacak ve ayaklarında yer yer görülen morluklar karanlık gecede ayın verdiği parlaklıkla fark edilebiliyordu. Beline sararak sakladığı uzun deri kayışları çözdü. Birbirine düğümleyerek bir ucunu ilmik yaptı. Ahırdaki hayvan koşumlarını keserek çaldığı belli oluyordu.
En kalın dalımın altına masayı çekti. Üzerine çıkarak dalın üzerinden ilmiğin diğer ucunu geçirdi. Mesafeyi ayarlayarak dalımın gövdemle birleştiği yere sıkıca bağladı. İki eliyle birkaç kez aşağıya asılarak sağlamlaştığından emin oldu.
İlmiği boğazına geçirerek boşluğunu aldı. Arkasını taşkonağa vererek yüzünü bana döndü. Hareketsizdi. Daha sonra hareketsizliğini, ellerini bulgur dolu entarisinin ceplerine sokarak bozdu. Bulguru avucunda sıktı. Onları her sabah, daha kimseler uyanmadan, erkenden kalkıp, konağın damında yağmur sularının giderleri olan pişmiş toprak boruların içine tüneyen güvercinlere atardı. Her sabah onu seyrederdim, üzerime çiy düşmüş yapraklarımla. Mutfaktan bulgur çalarken kaç kez yakalanmış ve adamakıllı dayak yemesine karşın akıllanmamıştı! Dayak onda alışkanlık yapmıştı ve her önüne gelen basıyordu köteği.
Biz ağaçlar konuşmayız ama, insanların aklından ne geçiyorsa onu “şıp” diye anlarız. Çünkü insanların aklından geçenler alınlarında resimleşir, manzaralaşır. Bunu onlar göremez ama, biz ağaçlar fark ederiz.
Bir ara boynundaki ilmik ve ayaklarının altındaki masa, bir şeyler hatırlattı. Oğlanın alnında annesi vardı. Ona gülümsüyordu. Ardından, şimdi çok uzaklarda kalmış evinin kalın duvarlı, renkli camlı penceresinin kenarına konan güvercinlerin silueti hatırına geldi. Onları kendine nasıl da alıştırmıştı? Tombuldu güvercinler... Bütün yaz boyu onları bulgurla beslemiş, uçamaz hale gelene kadar şişmanlatmıştı. Bu yüzden annesinden zaman zaman azar işitiyordu:
“Onları bu kadar hazıra alıştırma... Kışın yem bulamadıklarında ne yapacaklar? Açlıktan ölecekler... Tembelleştiriyorsun onları... Bu şekilde onlara iyilik yaptığını sanma...”
Şimdi artık her şey gerilerde kalmıştı. Onun bu haline acıyordum. Zavallı çocuk. Buralarda ne işi vardı? Kim, ne için onu buralara kadar getirmişti. Bu insanları bir türlü anlamıyorum!.
Gökyüzüne baktı. Sayısız ışık siyah zemin üzerinde parlamakta ve bir kısmı ona göz kırpmaktaydı. “Her birinde bir şeyler oluyor ve ben orada olanları biliyorum” diye düşündü. Sonra o ışıkların oluştuğu gök cisimlerinin herhangi birinde bulunan kimsenin de aynı şeyleri düşündüğünü aklına getirdi ve bunu garipsedi. Kendi kendine konuştu, “Hayret! Aynı yıldızlardan burada da var...”
Nefesini tutarak çıplak ayaklarla üzerine bastığı masayı devirdi. O anda vazgeçmek gibi bir duyguya kapıldığını anlayamadım. Çünkü, anlında onun manzarası çıkmadı. Başıma ilk kez böyle bir şey geliyordu. Artık çok geçti. Ne kadar çok sağlamlaştırmaya çalışırsa çalışsın, kayışın bedenime sarılı bölümü ağırlığından biraz gevşedi ve ardından hemen sıkıştı. Vücudu yay gibi gerildiğinde, içi bulgur dolu yumrukları entarisinin cebinden çıktı ve açıldı. Terden avucuna ve parmak aralarına yapışıp kalanların dışındakiler yere döküldü.
Bir tanem yere düştü ve zıpladı. Sapında süt yoktu.
Her şey bir insanın parmaklarını şıklatması kadar çabuk oldu. Ne bileyim işte biz konuşamayanların ve konuşabilen insanların yaşamlarında olan “o an” bir nokta, zamansızlık gibiydi. Bana o noktanın önü ve arkası yok gibi geldi.
Boynu yana eğildi. Tüm vücudu; nasıl ürkek bir mum ışığı loş bir odada bir esinti aldığında ve nasıl bir zerrin, açık bir gökyüzü akşamında, rüzgarla birlikte ağaç dalları arasından göz kırpıyorsa işte öylesine titriyordu.
Titremesi bir süre devam etti ve gergin ayaklarının parmak uçlarında son buldu. Bozkır hortumu görevini bu kez tersine yapmış, ağırlığıyla onu aşağıya çekmişti.
Tombul bir güvercin hemcinsleri uyurken damdan uçtu ve dibimizde duran devrik masanın bir kenarına kondu. Ona baktım. Kırmızı mercimeği andıran gözleri dört dönüyordu. Çevresini bu gözlerle kolladı, yere indi. Bulgur tanelerini gurklayıp gagalayarak atıştırmaya başladı. Ben, o akşam artık yenilebilir bir meyve vermiştim. Uğursuzluğum bundandı.
Vecdi ÇIRACIOĞLU
Reçel yapımının dışında hiçbir işe yaramam. Şarabi akan nehrin kenarına yapılmış taş konak çardağının arka tarafındaki kurumuş asma kütüklü bostanın tam ortasındaki en büyük ağacım. Anlayacağınız kıdemliyim. Beni kimin ektiğini hatırlamıyorum. Büyük bir ihtimalle havaya uçuşup buralara kadar gelen serseri ruhlu bir polenin piçiyim.
Üzerimden düşen iflah olmaz.
Geçenlerde başımdan geçen o garip olaydan sonra adım uğursuza çıktı. Şimdilerde benim için çocuklara “O uğursuz. Yanına gitmeyin, zaten meyvesi de yok” diyorlar.
O meşhur gece karanlıkla birlikte, taşkonak ve çevresine sessizlik hakimdi. Ev sahibinin olmamasını fırsat bilen efrad ortalıktan el etek çekmişti. Oysa bizim konakta her gece vur patlasın, çal oynasın; alemsiz gece geçmez.
Sessizlik içinde, konağa bir yerlerden esir getirilen Frenk oğlanı, bahçede yanan kandillerin arasından kirli beyaz entarisiyle bir hayalet gibi süzüldü. O da gece gibi sessiz davranıyordu. Elinde her zaman taşıdığı uzun sopası yoktu. Çardağa yürüdü. Alçak masalardan bir tanesini alarak çardağın arkasındaki güllerin arasından geçti. Altıma geldi ve masayı yere bıraktı.
Eteklerini yukarıya sıyırdı. Bacak ve ayaklarında yer yer görülen morluklar karanlık gecede ayın verdiği parlaklıkla fark edilebiliyordu. Beline sararak sakladığı uzun deri kayışları çözdü. Birbirine düğümleyerek bir ucunu ilmik yaptı. Ahırdaki hayvan koşumlarını keserek çaldığı belli oluyordu.
En kalın dalımın altına masayı çekti. Üzerine çıkarak dalın üzerinden ilmiğin diğer ucunu geçirdi. Mesafeyi ayarlayarak dalımın gövdemle birleştiği yere sıkıca bağladı. İki eliyle birkaç kez aşağıya asılarak sağlamlaştığından emin oldu.
İlmiği boğazına geçirerek boşluğunu aldı. Arkasını taşkonağa vererek yüzünü bana döndü. Hareketsizdi. Daha sonra hareketsizliğini, ellerini bulgur dolu entarisinin ceplerine sokarak bozdu. Bulguru avucunda sıktı. Onları her sabah, daha kimseler uyanmadan, erkenden kalkıp, konağın damında yağmur sularının giderleri olan pişmiş toprak boruların içine tüneyen güvercinlere atardı. Her sabah onu seyrederdim, üzerime çiy düşmüş yapraklarımla. Mutfaktan bulgur çalarken kaç kez yakalanmış ve adamakıllı dayak yemesine karşın akıllanmamıştı! Dayak onda alışkanlık yapmıştı ve her önüne gelen basıyordu köteği.
Biz ağaçlar konuşmayız ama, insanların aklından ne geçiyorsa onu “şıp” diye anlarız. Çünkü insanların aklından geçenler alınlarında resimleşir, manzaralaşır. Bunu onlar göremez ama, biz ağaçlar fark ederiz.
Bir ara boynundaki ilmik ve ayaklarının altındaki masa, bir şeyler hatırlattı. Oğlanın alnında annesi vardı. Ona gülümsüyordu. Ardından, şimdi çok uzaklarda kalmış evinin kalın duvarlı, renkli camlı penceresinin kenarına konan güvercinlerin silueti hatırına geldi. Onları kendine nasıl da alıştırmıştı? Tombuldu güvercinler... Bütün yaz boyu onları bulgurla beslemiş, uçamaz hale gelene kadar şişmanlatmıştı. Bu yüzden annesinden zaman zaman azar işitiyordu:
“Onları bu kadar hazıra alıştırma... Kışın yem bulamadıklarında ne yapacaklar? Açlıktan ölecekler... Tembelleştiriyorsun onları... Bu şekilde onlara iyilik yaptığını sanma...”
Şimdi artık her şey gerilerde kalmıştı. Onun bu haline acıyordum. Zavallı çocuk. Buralarda ne işi vardı? Kim, ne için onu buralara kadar getirmişti. Bu insanları bir türlü anlamıyorum!.
Gökyüzüne baktı. Sayısız ışık siyah zemin üzerinde parlamakta ve bir kısmı ona göz kırpmaktaydı. “Her birinde bir şeyler oluyor ve ben orada olanları biliyorum” diye düşündü. Sonra o ışıkların oluştuğu gök cisimlerinin herhangi birinde bulunan kimsenin de aynı şeyleri düşündüğünü aklına getirdi ve bunu garipsedi. Kendi kendine konuştu, “Hayret! Aynı yıldızlardan burada da var...”
Nefesini tutarak çıplak ayaklarla üzerine bastığı masayı devirdi. O anda vazgeçmek gibi bir duyguya kapıldığını anlayamadım. Çünkü, anlında onun manzarası çıkmadı. Başıma ilk kez böyle bir şey geliyordu. Artık çok geçti. Ne kadar çok sağlamlaştırmaya çalışırsa çalışsın, kayışın bedenime sarılı bölümü ağırlığından biraz gevşedi ve ardından hemen sıkıştı. Vücudu yay gibi gerildiğinde, içi bulgur dolu yumrukları entarisinin cebinden çıktı ve açıldı. Terden avucuna ve parmak aralarına yapışıp kalanların dışındakiler yere döküldü.
Bir tanem yere düştü ve zıpladı. Sapında süt yoktu.
Her şey bir insanın parmaklarını şıklatması kadar çabuk oldu. Ne bileyim işte biz konuşamayanların ve konuşabilen insanların yaşamlarında olan “o an” bir nokta, zamansızlık gibiydi. Bana o noktanın önü ve arkası yok gibi geldi.
Boynu yana eğildi. Tüm vücudu; nasıl ürkek bir mum ışığı loş bir odada bir esinti aldığında ve nasıl bir zerrin, açık bir gökyüzü akşamında, rüzgarla birlikte ağaç dalları arasından göz kırpıyorsa işte öylesine titriyordu.
Titremesi bir süre devam etti ve gergin ayaklarının parmak uçlarında son buldu. Bozkır hortumu görevini bu kez tersine yapmış, ağırlığıyla onu aşağıya çekmişti.
Tombul bir güvercin hemcinsleri uyurken damdan uçtu ve dibimizde duran devrik masanın bir kenarına kondu. Ona baktım. Kırmızı mercimeği andıran gözleri dört dönüyordu. Çevresini bu gözlerle kolladı, yere indi. Bulgur tanelerini gurklayıp gagalayarak atıştırmaya başladı. Ben, o akşam artık yenilebilir bir meyve vermiştim. Uğursuzluğum bundandı.
Vecdi ÇIRACIOĞLU