spider
12-10-2007, 10:41 AM
ATEŞBÖCEKLERİ ve GERİLLA SİNEK
“Bir rivayete göre, o zamanın Sultan’ı Konstantinopolis’i fethetmeden önce boğazların güvenliğini sağlamak için Hermanion Burnu’ndaki Agii Michael Kilisesi’ni yıkıp yerine, büyük bir kale yaptırma kararı almış.
Kalenin yapımına başlandıktan bir süre sonra komutanlar, kalenin horosan harcının içinde kullanılacak olan yumurtaların esrarengiz bir şekilde her geçen gün eksildiğini fark ederek önlem almaya çalışmışlar, ama yumurtaların başına gelen esrarı çözemeyip, durumu korkarak Sultan’a bildirmek zorunda kalmışlar.
Sahip olduğu geniş topraklı yurdunun her tarafından getirttiği yumurtaların çalındığını öğrenen sultan çok kızmış ve Hermanion Burnu’nun yanı başında kurulu Asomata Köyü’nün halkına hitaben,
‘Ben, dinimi yaymak için önümdeki setlerden en büyüğü olan Konstantinopolis’i zapt etmeye çalışayım ve bu uğurda bir kale yaptırmaya çalışayım, onlar da benim yumurtalarımı çalsınlar… Allah’tan dilerim ki, inşallah iflah olmazlar’ diyerek, Asomata Köyü’nü lanetlemiş ve ardından bir yığın bedduada bulunmuş.
O günden günümüze, o yörenin insanları bir sürü tuhaflıklar sergileyerek, devamlı içki içer halde hareketliliklerini yitirmişler.”
Geçmişte Asomata olan günümüzün Rumelihisarı’nda bu rivayet, oraya yerleşip suyundan içenlere bir uyarı olarak peşinen anlatılır.
Gece yarısıydı. Deniz, dünyanın tüm siyah mürekkepleri oraya doldurulmuşcasına karalaşmış ve alabildiğine durgundu. Elinde yarısı boşalmış nane likörü ile feleklerin üzerinde yan yana dizilmiş sandalların yanına kadar yalpalayarak geldi. Sarhoş halini uzaktan görenler, açık denizlerde ayıpençesi yelkenini pupa yapmış bir tekneye benzetirdi. Sallandı ve yarım kalan şişeyi bir dikişte dipledi. Ağzını elinin tersiyle sildi. ‘Atina kıyıları’nı süsleyen akşamsefalarının diplerine gündüzden zulaladığı şişelerden birini aradı ve buldu. İçinden zulasının patlatılmadığına sevindi. Şişenin kapağını çevirdiğinde, kapağın yalama olup, devamlı ağzında döndüğünü gördü. Kapağa küfretti ve onu iri ellerinin ayasıyla yukarıya doğru kanırtarak çevirdi. Başarılı olmuştu. Karıştırdığı aşırı içkiden kaynaklanan beyin içi uğuldama ve buğulanmış gözleriyle denize, onun karşı kıyıyla birleştiği yere sabit gözlerle bakıyordu. Başını gökyüzüne çevirdi ve gergin gırtlağına birkaç fiske vurarak,
“Piyano… Piyano…” dedi.
Bu, onun sarhoş olduğunu gösterme biçimlerinden biriydi. Ardından bir vuruşta şişenin yarısını buldu. İri açılmış kanlı gözbebeklerini şişeye dikti. Yanında, içki sırasının kendisine gelmesini bekleyen birileri varmış gibi, çevresine bakındı, “Çaldın… Beş gırtlak birden attın” dedi. Kendinden utandı. Şişeyi altından tutarak başının üzerine koydu ve gündoğusuna dönerek, kirli ve dağınık sarı saçlarının arasından esen özgür rüzgârla şişenin ağzından çıkan ıslık namelerinin karışımından oluşan müziği dinledi. Şişenin içindeki içkinin azalmasıyla daha da hüzünle çıkan bu üfürtü müziğini eskiden beri çok severdi. Bir süre öyle kaldı. Sonra yarım kalan şişeyi bitirerek, küçük balıklara yuva olsun diye, kapaksız denize attı. Baştan kara sandalın içinde sızmak için hareketlendi. Sandalın yanına geldi ve koltuk ipini çekti. Yaklaşan sandalın başüstüne doğru sıçradı, küpeşteye bastığında dengesi bozuldu. Toparlanmaya çalışırken, gelen dalganın sandalı aşağı çekmesiyle başını yumruya vurdu, denize düştü. Suyun içinde bayılmıştı. Bir süre sonra ayıldığında kendini yosunların arasında buldu. Nerede olduğunu önce anlayamadı. Bedenini saran sıcaklıktan kendini çok nadir yattığı yatağında zannetti. Yosunlar dip akıntısıyla dans ederek, yüzünü yalıyorlardı. Üzerine çöken sıcaklık ve rahatlık artmaya başlamıştı. Bunaldı. Nasıl bir insan, kaplıcanın katırterleteninden uzaklaşmak isterse, işte öyle bir hisle oradan kaçmak istedi. Denizin dibinde zorlukla çömeldi ve her zaman teknelerin kıç üstünde yaptığı köpek oturuşunu yaptı. Sonra yaylandı. Ayaklarından bir hayli büyük çizmelerinin içine giren sular hafif bedeninin suyun üzerine çıkmasını engelledi. Tekrar tabana indiğinde onları çıkardı. Ayak parmaklarına baktı. Terden pamuk gibi beyazlamış parmaklarında tırnaklarını göremedi ama onların uzamış olduklarını bir gün öncesinden biliyordu. Çıplak ayaklarını üşütmemek için çizmesinin içine koyduğu ondülün kartonun ayak tabanlarına yapışan kısımlarını temizledi. Enerjisi tükeniyordu. Bir daha denedi. Suyun yüzeyine çıktığında küpeşteyi tutmak için kollarını kaldırmak istedi ama nafile. Kolları… Yaşamında, o ana kadar kendisine ihanet etmeyen kolları… İçinden onlara küfretti. En fazla ihtiyaç duyduğu o an kendisini yalnız bırakmışlardı. Bir daha dipledi. Önce gülmeye, ardından ağlamaya başladı. Bu ne biçim yaşamdı? Gözyaşları tuzlu suya karıştı. Kapakları iyice açılan gözlerinde bir yanma duydu. Bir hamle daha yaparken, bunun son olduğunu artık kendisi de çok iyi biliyordu. Sudan kafasını çıkardığında dişleriyle küpeştenin altındaki su kesimi yumrusunu yakaladı. Biraz nefeslendi. Kolları iki yanda ‘hazır ol’ konumunda, çürük dişlerinin bu duruma ne kadar dayanacağını düşündü. Onların bakımı için bir türlü gidemediği diş tabibi Varujan’ın otobüs durağına asılı tabelasını hatırladı. “Diş Tabibi Varujan Asuduroğlu, Mezarlık sokak, No: 13.” İçinden ‘Ulan… Herif, hem Ermeni, hem de Mezarlık Sokak’ta oturuyor. Üstelik kapı numarası da 13. Kim gelir sana dişlerini yaptırmaya… Sevmem insanın salağını!…’ diye düşündü ve içinden gelen gülme güdüsüne karşı koyamadı. Boyaları yer yer dökülmüş gürgen yumruya kenetlediği dişleri çözüldü ve kendini denizin geniş bağrına bıraktı.
O şimdi konuşmaları sırasında ağzından hiç eksik etmediği ve her zaman gideceğini söylediği, keşfedilmemiş ıssız koylardan birindeydi. Uzak bir piyanodan çıkan ıslak notaların sesini duyar gibi oldu.
“Yoksa” dedi, “yoksa, balıklar beni piyano çalarak mı karşılıyorlar?” Kanala doğru yavaş yavaş kayarken, ayın karanlık yüzünde yerini çoktan ayırtmıştı bile!
Denizde kayboluşundan on altı gün sonra İstinye’de karaya vuran Sarı Remzi’nin cenazesi görkemli oldu. Rumelihisarı’ndan Aşiyan Mezarlığı’na omuzlar üzerinde, deniz kenarından götürülürken, tabutu devamlı denize doğru dönüyordu. Onu taşıyan arkadaşları tabutu mezarlığın kapısına kadar doğrultamadılar.
Balıkçı Nasuhi,
“Sarı benim evladım sayılır, tayfamdı” diyerek, ağabeyi Lanet Reis’in mezarını ona açtı. Sarı mezara yerleştirildiğinde, Çoşkun Reis fırsatı kaçırmadı:
“Nasuhi ağabey, bunlar sakın orada didişmesinler?” Ağlayan gözlerde küçük tebbessümler belirdi.
Tam o sırada, Sarı’nın kulağından bozuk kırmızı bir sıvı aktı ve kefenin dışına çıktı. Nereden çıktığı belli olmayan iri yeşil bir sinek hızla uçarak geldi ve kefenin ıslak yerine kondu. Sinek kovalandı, geldi gene kondu. Gene kovalandı, gene kondu. Bu inatla konma ve kovalanmalar birçok kere sürdü. Sonunda,
“Bırakın” dedi arkalardan biri, “bırakın… O, Sarı ile beraber gömülmeli. Çünkü, yumurtalarını bıraktı bile…”
Sarı Remzi, kurulan içki sofralarına geldiğinde çok kereler cebinden, içi ateşböceği dolu bir kavanoz çıkartır, Ermeni kandili yerine, masanın ortasına koyardı. Masada onu tanımayan birinin meraklı bakışlarına, başını yerden kaldırmadan,
“Yıldız biriktiriyorum da…” derdi.
Mezarlıkta içmeyi severdi. Yeni ısınmaya başlayan ilkbahar günlerinde gömüldüğü Aşiyan Mezarlığı’na içkisiyle gider, ateşböcekleriyle dans ederdi. Belinden aşağısı, gökteki yıldızlardan fazla sarı noktalardan görünmeyen Sarı Remzi… Teninin ve saçlarının sarısıyla, ateşböceklerinin sarısının uyumu içinde, elindeki şişe ile sarı salınmalar… Ateşböcekleri, o mezarlığa geldiğinde hareketlenir, o da elindeki şişesini kavalye olarak kabul eder, mezarlıkların en güzel Polka danslarını ölülerle, yıldızlara sunardı.
Güneşli bir bayram sabahı, Aşiyan Mezarlığı’nda ebedi uykularına yatmış yakınlarını ziyarete gelen şık giyimli genç erkekler ve bayanlar; başka bir sonbahar akşamı eğer yolunuz Aşiyan Mezarlığı’na düşerse, ansiklopedilerde okuduğunuz, ateşböceklerinin yumurtalarından çıkardıkları uyarı sinyalleri ışığının, düşmanları fareleri kaçırmak için olmadığını bilmeniz gerekir. Onlar, geçmişte, Sarı Remzi ile yaptıkları mezarlık danslarını hatırlayıp, kendilerine eşlik etmek üzere, eşlerini uyarmak için bu tuhaf sarı ışıkları yayarlar.
Sarı Remzi köyün delisi olduğunu söyler ve eklerdi:
“Bundan önceki hayatımda da bu köyde yaşadım. O zaman da köyün delisiydim ve Sultan’ın yumurtalarını çaldım. Hepiniz benim yüzümden bu haldesiniz.”
Kendine göre bir merhamet ve adalet anlayışı vardı. Midye tava tezgâhındaki iş arkadaşlarını,
“Pahalıya satıyorsun” diyerek müşterilerin yanında tekmelemesi, Midsan A.Ş’nin tüm hasılatını kaparak denize atması, başkalarına göre alışılagelmedik özelliklerdendi. Amerikan salatası imalatını;
“Bu Amerikan salatası değil, Rus salatasıdır” diyerek ortaklarıyla yaptığı hırgürlerin sonunda, kendine özgü grev anlayışıyla kabul ettirdi. Taze ceviz ticaretini ise; “Yumruk mezesiyle içmesinler” diye, demkeşlere parasız dağıtmakla batırdı.
Elleri ve ayakları vücuduna göre büyük, kolları kalındı. Yaşamında onlar yegane geçim kaynağı olmuştu. Kürek çekerken sandalıyla kürekleri arasında tarifsiz bir aşk yaşatırken, siya yapmakta üzerine yoktu. Balıkta; ellerindeki duygusallık, zoraki yemini koklayan balıkların dudak kıpırtılarını dinlerken gösterdiği dikkatlilik ve avını saatlerce özenle beklemesi ona has özelliklerdendi.
Kendine küfreden ve övenlere,
“Ben ayna mıyım?” derdi.
Ona göre sıradan yaşayanlar, bu dünyanın çıkmalarıydı. Elbisenin, ayakkabının, paltonun, ekmeğin, içkinin çıkması olurda, insanın çıkması neden olmazdı?
O, insanların yapmak istedikleri ama yapamadıkları, yaşamlarından küçük anlık kaçamaklarla yaptıkları serserilikleri, yaşamını ortaya koyarak dürüstçe yapmıştı. Yaşı, çeşidi, cinsiyeti olmayan ve cesaret isteyen bu yaşama biçimini dolu dolu yaşadı.
O, uzun yolda durmadan adressiz yürüyenlerdendi…
Vecdi Çıracıoğlu
“Bir rivayete göre, o zamanın Sultan’ı Konstantinopolis’i fethetmeden önce boğazların güvenliğini sağlamak için Hermanion Burnu’ndaki Agii Michael Kilisesi’ni yıkıp yerine, büyük bir kale yaptırma kararı almış.
Kalenin yapımına başlandıktan bir süre sonra komutanlar, kalenin horosan harcının içinde kullanılacak olan yumurtaların esrarengiz bir şekilde her geçen gün eksildiğini fark ederek önlem almaya çalışmışlar, ama yumurtaların başına gelen esrarı çözemeyip, durumu korkarak Sultan’a bildirmek zorunda kalmışlar.
Sahip olduğu geniş topraklı yurdunun her tarafından getirttiği yumurtaların çalındığını öğrenen sultan çok kızmış ve Hermanion Burnu’nun yanı başında kurulu Asomata Köyü’nün halkına hitaben,
‘Ben, dinimi yaymak için önümdeki setlerden en büyüğü olan Konstantinopolis’i zapt etmeye çalışayım ve bu uğurda bir kale yaptırmaya çalışayım, onlar da benim yumurtalarımı çalsınlar… Allah’tan dilerim ki, inşallah iflah olmazlar’ diyerek, Asomata Köyü’nü lanetlemiş ve ardından bir yığın bedduada bulunmuş.
O günden günümüze, o yörenin insanları bir sürü tuhaflıklar sergileyerek, devamlı içki içer halde hareketliliklerini yitirmişler.”
Geçmişte Asomata olan günümüzün Rumelihisarı’nda bu rivayet, oraya yerleşip suyundan içenlere bir uyarı olarak peşinen anlatılır.
Gece yarısıydı. Deniz, dünyanın tüm siyah mürekkepleri oraya doldurulmuşcasına karalaşmış ve alabildiğine durgundu. Elinde yarısı boşalmış nane likörü ile feleklerin üzerinde yan yana dizilmiş sandalların yanına kadar yalpalayarak geldi. Sarhoş halini uzaktan görenler, açık denizlerde ayıpençesi yelkenini pupa yapmış bir tekneye benzetirdi. Sallandı ve yarım kalan şişeyi bir dikişte dipledi. Ağzını elinin tersiyle sildi. ‘Atina kıyıları’nı süsleyen akşamsefalarının diplerine gündüzden zulaladığı şişelerden birini aradı ve buldu. İçinden zulasının patlatılmadığına sevindi. Şişenin kapağını çevirdiğinde, kapağın yalama olup, devamlı ağzında döndüğünü gördü. Kapağa küfretti ve onu iri ellerinin ayasıyla yukarıya doğru kanırtarak çevirdi. Başarılı olmuştu. Karıştırdığı aşırı içkiden kaynaklanan beyin içi uğuldama ve buğulanmış gözleriyle denize, onun karşı kıyıyla birleştiği yere sabit gözlerle bakıyordu. Başını gökyüzüne çevirdi ve gergin gırtlağına birkaç fiske vurarak,
“Piyano… Piyano…” dedi.
Bu, onun sarhoş olduğunu gösterme biçimlerinden biriydi. Ardından bir vuruşta şişenin yarısını buldu. İri açılmış kanlı gözbebeklerini şişeye dikti. Yanında, içki sırasının kendisine gelmesini bekleyen birileri varmış gibi, çevresine bakındı, “Çaldın… Beş gırtlak birden attın” dedi. Kendinden utandı. Şişeyi altından tutarak başının üzerine koydu ve gündoğusuna dönerek, kirli ve dağınık sarı saçlarının arasından esen özgür rüzgârla şişenin ağzından çıkan ıslık namelerinin karışımından oluşan müziği dinledi. Şişenin içindeki içkinin azalmasıyla daha da hüzünle çıkan bu üfürtü müziğini eskiden beri çok severdi. Bir süre öyle kaldı. Sonra yarım kalan şişeyi bitirerek, küçük balıklara yuva olsun diye, kapaksız denize attı. Baştan kara sandalın içinde sızmak için hareketlendi. Sandalın yanına geldi ve koltuk ipini çekti. Yaklaşan sandalın başüstüne doğru sıçradı, küpeşteye bastığında dengesi bozuldu. Toparlanmaya çalışırken, gelen dalganın sandalı aşağı çekmesiyle başını yumruya vurdu, denize düştü. Suyun içinde bayılmıştı. Bir süre sonra ayıldığında kendini yosunların arasında buldu. Nerede olduğunu önce anlayamadı. Bedenini saran sıcaklıktan kendini çok nadir yattığı yatağında zannetti. Yosunlar dip akıntısıyla dans ederek, yüzünü yalıyorlardı. Üzerine çöken sıcaklık ve rahatlık artmaya başlamıştı. Bunaldı. Nasıl bir insan, kaplıcanın katırterleteninden uzaklaşmak isterse, işte öyle bir hisle oradan kaçmak istedi. Denizin dibinde zorlukla çömeldi ve her zaman teknelerin kıç üstünde yaptığı köpek oturuşunu yaptı. Sonra yaylandı. Ayaklarından bir hayli büyük çizmelerinin içine giren sular hafif bedeninin suyun üzerine çıkmasını engelledi. Tekrar tabana indiğinde onları çıkardı. Ayak parmaklarına baktı. Terden pamuk gibi beyazlamış parmaklarında tırnaklarını göremedi ama onların uzamış olduklarını bir gün öncesinden biliyordu. Çıplak ayaklarını üşütmemek için çizmesinin içine koyduğu ondülün kartonun ayak tabanlarına yapışan kısımlarını temizledi. Enerjisi tükeniyordu. Bir daha denedi. Suyun yüzeyine çıktığında küpeşteyi tutmak için kollarını kaldırmak istedi ama nafile. Kolları… Yaşamında, o ana kadar kendisine ihanet etmeyen kolları… İçinden onlara küfretti. En fazla ihtiyaç duyduğu o an kendisini yalnız bırakmışlardı. Bir daha dipledi. Önce gülmeye, ardından ağlamaya başladı. Bu ne biçim yaşamdı? Gözyaşları tuzlu suya karıştı. Kapakları iyice açılan gözlerinde bir yanma duydu. Bir hamle daha yaparken, bunun son olduğunu artık kendisi de çok iyi biliyordu. Sudan kafasını çıkardığında dişleriyle küpeştenin altındaki su kesimi yumrusunu yakaladı. Biraz nefeslendi. Kolları iki yanda ‘hazır ol’ konumunda, çürük dişlerinin bu duruma ne kadar dayanacağını düşündü. Onların bakımı için bir türlü gidemediği diş tabibi Varujan’ın otobüs durağına asılı tabelasını hatırladı. “Diş Tabibi Varujan Asuduroğlu, Mezarlık sokak, No: 13.” İçinden ‘Ulan… Herif, hem Ermeni, hem de Mezarlık Sokak’ta oturuyor. Üstelik kapı numarası da 13. Kim gelir sana dişlerini yaptırmaya… Sevmem insanın salağını!…’ diye düşündü ve içinden gelen gülme güdüsüne karşı koyamadı. Boyaları yer yer dökülmüş gürgen yumruya kenetlediği dişleri çözüldü ve kendini denizin geniş bağrına bıraktı.
O şimdi konuşmaları sırasında ağzından hiç eksik etmediği ve her zaman gideceğini söylediği, keşfedilmemiş ıssız koylardan birindeydi. Uzak bir piyanodan çıkan ıslak notaların sesini duyar gibi oldu.
“Yoksa” dedi, “yoksa, balıklar beni piyano çalarak mı karşılıyorlar?” Kanala doğru yavaş yavaş kayarken, ayın karanlık yüzünde yerini çoktan ayırtmıştı bile!
Denizde kayboluşundan on altı gün sonra İstinye’de karaya vuran Sarı Remzi’nin cenazesi görkemli oldu. Rumelihisarı’ndan Aşiyan Mezarlığı’na omuzlar üzerinde, deniz kenarından götürülürken, tabutu devamlı denize doğru dönüyordu. Onu taşıyan arkadaşları tabutu mezarlığın kapısına kadar doğrultamadılar.
Balıkçı Nasuhi,
“Sarı benim evladım sayılır, tayfamdı” diyerek, ağabeyi Lanet Reis’in mezarını ona açtı. Sarı mezara yerleştirildiğinde, Çoşkun Reis fırsatı kaçırmadı:
“Nasuhi ağabey, bunlar sakın orada didişmesinler?” Ağlayan gözlerde küçük tebbessümler belirdi.
Tam o sırada, Sarı’nın kulağından bozuk kırmızı bir sıvı aktı ve kefenin dışına çıktı. Nereden çıktığı belli olmayan iri yeşil bir sinek hızla uçarak geldi ve kefenin ıslak yerine kondu. Sinek kovalandı, geldi gene kondu. Gene kovalandı, gene kondu. Bu inatla konma ve kovalanmalar birçok kere sürdü. Sonunda,
“Bırakın” dedi arkalardan biri, “bırakın… O, Sarı ile beraber gömülmeli. Çünkü, yumurtalarını bıraktı bile…”
Sarı Remzi, kurulan içki sofralarına geldiğinde çok kereler cebinden, içi ateşböceği dolu bir kavanoz çıkartır, Ermeni kandili yerine, masanın ortasına koyardı. Masada onu tanımayan birinin meraklı bakışlarına, başını yerden kaldırmadan,
“Yıldız biriktiriyorum da…” derdi.
Mezarlıkta içmeyi severdi. Yeni ısınmaya başlayan ilkbahar günlerinde gömüldüğü Aşiyan Mezarlığı’na içkisiyle gider, ateşböcekleriyle dans ederdi. Belinden aşağısı, gökteki yıldızlardan fazla sarı noktalardan görünmeyen Sarı Remzi… Teninin ve saçlarının sarısıyla, ateşböceklerinin sarısının uyumu içinde, elindeki şişe ile sarı salınmalar… Ateşböcekleri, o mezarlığa geldiğinde hareketlenir, o da elindeki şişesini kavalye olarak kabul eder, mezarlıkların en güzel Polka danslarını ölülerle, yıldızlara sunardı.
Güneşli bir bayram sabahı, Aşiyan Mezarlığı’nda ebedi uykularına yatmış yakınlarını ziyarete gelen şık giyimli genç erkekler ve bayanlar; başka bir sonbahar akşamı eğer yolunuz Aşiyan Mezarlığı’na düşerse, ansiklopedilerde okuduğunuz, ateşböceklerinin yumurtalarından çıkardıkları uyarı sinyalleri ışığının, düşmanları fareleri kaçırmak için olmadığını bilmeniz gerekir. Onlar, geçmişte, Sarı Remzi ile yaptıkları mezarlık danslarını hatırlayıp, kendilerine eşlik etmek üzere, eşlerini uyarmak için bu tuhaf sarı ışıkları yayarlar.
Sarı Remzi köyün delisi olduğunu söyler ve eklerdi:
“Bundan önceki hayatımda da bu köyde yaşadım. O zaman da köyün delisiydim ve Sultan’ın yumurtalarını çaldım. Hepiniz benim yüzümden bu haldesiniz.”
Kendine göre bir merhamet ve adalet anlayışı vardı. Midye tava tezgâhındaki iş arkadaşlarını,
“Pahalıya satıyorsun” diyerek müşterilerin yanında tekmelemesi, Midsan A.Ş’nin tüm hasılatını kaparak denize atması, başkalarına göre alışılagelmedik özelliklerdendi. Amerikan salatası imalatını;
“Bu Amerikan salatası değil, Rus salatasıdır” diyerek ortaklarıyla yaptığı hırgürlerin sonunda, kendine özgü grev anlayışıyla kabul ettirdi. Taze ceviz ticaretini ise; “Yumruk mezesiyle içmesinler” diye, demkeşlere parasız dağıtmakla batırdı.
Elleri ve ayakları vücuduna göre büyük, kolları kalındı. Yaşamında onlar yegane geçim kaynağı olmuştu. Kürek çekerken sandalıyla kürekleri arasında tarifsiz bir aşk yaşatırken, siya yapmakta üzerine yoktu. Balıkta; ellerindeki duygusallık, zoraki yemini koklayan balıkların dudak kıpırtılarını dinlerken gösterdiği dikkatlilik ve avını saatlerce özenle beklemesi ona has özelliklerdendi.
Kendine küfreden ve övenlere,
“Ben ayna mıyım?” derdi.
Ona göre sıradan yaşayanlar, bu dünyanın çıkmalarıydı. Elbisenin, ayakkabının, paltonun, ekmeğin, içkinin çıkması olurda, insanın çıkması neden olmazdı?
O, insanların yapmak istedikleri ama yapamadıkları, yaşamlarından küçük anlık kaçamaklarla yaptıkları serserilikleri, yaşamını ortaya koyarak dürüstçe yapmıştı. Yaşı, çeşidi, cinsiyeti olmayan ve cesaret isteyen bu yaşama biçimini dolu dolu yaşadı.
O, uzun yolda durmadan adressiz yürüyenlerdendi…
Vecdi Çıracıoğlu